Sanatkârını Arayan Eser: Göz

Sayı : 27 / Mayıs 2014, Konu Başlığı : Kapak

Allah’ın nimetleri üzerinde düşündüğümüz zaman hemen aklımıza dış dünyadaki nimetler gelir. Yediğimiz yemekler, etrafımızdaki güzellikler ve benzerleri… Onları görmemizi, hissetmemizi sağlayan görmek, işitmek, koklamak ve bilhassa bunlar üzerinde düşünmek gibi yeteneklerin en büyük nimet olduğu ise çoğu zaman ilk anda aklımıza gelmez.

Hâlbuki bizdeki “algılama” yeteneği olmasaydı, bütün o nimetlerdeki güzellikleri, incelikleri, sanatı fark etmemiz mümkün olmayacaktı. Velev ki toprağın içindeki solucan misali kör ve sağır bir şekilde beslenip hayatımızı sürdürsek bile güzellik nedir, renkler, şekiller nasıldır bilemeyecektik. Bu yüzden nimetin en büyüğü öncelikle o nimetleri görecek gözümüzün, hissedecek duyu organlarımızın olması değil mi?

Mevlana ne güzel söylemiş:

“Herkes herkese bir lokma bir şey verebilir ama boğaz bağışlamak, ancak Allah’ın işidir.”

Bunu fark etmek için her halde Mevlana gibi hikmetle, basiretle bakan bir veli olmak gerekiyor. Birçoğumuz Allah-u Teâlâ’nın varlığımıza yerleştirdiği algılama ve algıladığımız şeyleri fark edip, inceleyip, üzerinde düşünmek gibi kabiliyetlerin ne kadar büyük nimet olduğu üzerinde düşünmüyoruz.

Görme Nimetine Karşı Körlük

Her gün binlerce şey görüyoruz, gördüğümüz şeylere karşı bir takım duygular uyanıyor içimizde… Ama bunun nasıl olabildiği üzerinde kafa yormuyoruz, hatta bütün bu sürecin farkında değiliz ve tefekkür etmiyoruz.

İnternette ilginç fotoğraflar, videolar var, insan hayret ediyor, çok tıklanıyorlar, facebookta çok paylaşılıyorlar. Sonra onları seyretmemizi sağlayan cihazlar var, elimize alıp bakıyoruz, “ekran çözünürlüğü ne kadar, kamerası kaç piksel” diye inceliyoruz. Bazen cihazların özellikleri bizi hayran bırakıyor: “Vay be! Eloğlu yapmış!” diyoruz. Hâlbuki o hayran olduğumuz şeyin ortaya çıkması için gerekli bütün bileşenleri Allah-u Teâlâ yoktan yarattı. Biz o cihaza hayran kalıyoruz ama o cihazı yapanı da o yaptı, o örneksiz, yoktan yarattı. Üstelik bu cihazları yine onun verdiği üstün donanımlı göz nimetiyle kullanabiliyoruz.

Dahası bize ondaki üstün sanatı görüp hoşlanacak zekâyı ve zevk duygusunu da Allah Azimüşşan verdi. Yoksa en son model akıllı telefonu bir kediye, köpeğe, kuşa… göstersen ne anlar? Veya onun ekranındaki şaşırtıcı fotoğrafları, videoları, filmleri vesaire eserleri…

Gördüğümüz şeylerden zevk alıyorsak, bu zevk bizim yaratılışımıza konmuş bir sürü yeteneğin birleşmesiyle ortaya çıkıyor. Hem göz, beyin, görme merkezi ve bunlara dair dokular, sinirler ve bunları besleyen damarlar… ve daha bilmediğimiz bir çok maddi cihazımız sağlam olacak, gereği gibi çalışacak. Hem de ruhumuz, bu maddî uzuvların sağladığı verileri algılayacak ve manevî yetenekleriyle bu veriyi değerlendirecek…

İşte biz ancak bütün bu maddi manevî kabiliyetlerin sayesinde, saniyenin bilmem kaçta kaçı kadar bir sürede bir şeyi görüyor ve hemen anlamlandırıyor, yorumluyor, değerlendiriyoruz… Bir cihazın dosya indirme hızına hayran kalıyoruz ama kendi sinir sistemimizin, beynimizin ve ruhumuzun hızı üzerine hiç düşünüyor muyuz?

Belki en önemlisi, dünyanın en gelişmiş cihazı bile bir güzelliğin karşısında hayran olma yeteneğine sahip değildir. Ya da yumuk yumuk sevimli bir bebeğe, yumuş yumuş bir kedi yavrusuna karşı sevgi ve şefkat nasıl hissedilir bunu bilmez. Şaşırmak, gülmek, sevinmek, hüzünlenmek, düşünmek, ibret almak gibi yetenekler hiçbir cihazda bulunmaz.

Bizim güzellikler karşısında hayranlık duymamız, ilginç şeylere şaşırmamız, sevimli şeylere karşı sempati duymamız vs… hep bu iç yüzünü tam bilemediğimiz “ruh” denilen ilahi nefha ile bu esrarlı yaratılış sayesinde oluyor. Ama ne yazık ki biz o gördüğümüz şeylere hayret ettiğimiz kadar, hayranlık duyduğumuz kadar kendi üzerimizde yaratılmış bu mucize üzerinde düşünmüyor, bu harikulade nimetin değerini fark edemiyoruz.

Âleme İnsanca Bakmak!

Bizdeki bu gafleti çok iyi bilen Rabbimiz, ayet-i kerimelerde bilhassa dikkatimizi çekerek kendi üzerimizdeki bu nimetleri hatırlatmış: “Allah, sizi annenizin karnından hiçbir şey bilmez bir halde çıkardı ve işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. Umulur ki şükredersiniz… ” (Nahl, 78)

Bu ayetleri okuyoruz, dinliyoruz ama ne kadar tefekkür ediyoruz?

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede “insanı üstün ve şerefli kıldığını” bildiriyor. (İsra, 70) Gerçekten de insana bahşedilmiş bu kabiliyetler sayesinde insan, birçok mahlûkattan üstün olmaktadır. Mesela Allah-u Zülcelâl bizi toprağın içinde sürünerek gezen, bir yılan veya köstebek olarak da yaratabilirdi. O zaman ne Allah'ın yarattığı güzellikleri görebilirdik ne de bunlar üzerinde düşünüp kavrayabilecek bir aklımız olurdu.

Allah-u Zülcelâl bizi yarattıklarının birçoğuna üstün kıldı. Bugün insanlar belgeseller çekiyorlar, deniz hayvanlarının, yabani hayvanların hayatlarını bile izliyorlar. Allah'ın verdiği akılla mikroskoplar, teleskoplar yapıyor, çok küçük şeyleri veya uzaktaki yıldızları bile seyrediyorlar.

İnsanoğlu akıl gözünün de yardımıyla Allah'ın yarattığı âlemi dolaşıyor, hayran olunacak şeyler keşfediyor. Peki, bu bilgileriyle ne yapıyor?

Eski çağlarda insanlar cahiliyet sebebiyle, kâinatta cari kanunları bilmedikleri için, saçma sapan mitolojiler uyduruyor, Allah'a eş koşuyorlardı. Bugün ise insanların elinde bunca bilgi var, artık insanoğlu bu mükemmel nizamı koyan Yüceler Yücesi Allah'a saygı duymayı bilmeli, öyle değil mi?

Allah'ın verdiği gönülle, onun gösterdiği güzelliklere hayran olmamız ve bu hayranlıkla Allah'a daha güzel kul olmamız, ona marifet ve muhabbetle ibadet etmemiz, bizim üzerimize borç değil mi?

Nefsin Sultasını Kırmak İçin

Dikkat edersek, Kuran’da insana “bakın, görün” denildiği zaman iki husus öne çıkıyor: Allah’ın nimetleri ve Allah’ın azabı…

Çünkü insanın iman ve ibadet etmeye karşı en çok direnen tarafı nefsidir. Nefis ancak ihtiyaçlarını ve korkularını hisseder. Bu sebeple onu en çok nimet ilgilendir ve azab korkutur.

Nefsi yaratan ve onu terbiye etme usulünü en güzel bilen Rabbimiz, bu yüzden önce insanın ilkel tarafını, nefsini tesir altına alacak ayetler indiriyor ki, önce nefis boyun eğsin ve ruhani letaifleri rahat bıraksın. Bu sebeple Kuran-ı Kerimde “Bakın, görün” diye emreden bir kısım ayetlerde Allah’ın kudret ve azametinin delillerinden biri olan “azaplar ve helakler” insanoğlunun nazarına verilir:

“Sizden önce nice (milletler hakkında) ilâhî kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da (Allah'ın âyetlerini) yalan sayanların âkıbeti ne olmuş, görün!” (Al-i İmran, 137)

Öyleyse görme nimetinin ilmihalini yazacak olsak iki kuralı hatırlamamız gerekiyor; birincisi bu nimeti nefsin sultasından kurtarmak…

Bunun için de nefsi Allah korkusu ile terbiye etmeliyiz ki bu arsızca cesareti kırılsın, uzuvlar üzerindeki tesiri azalsın. Gözünü, hakkından fazlasına dikmesin, onu kötülüğe götürecek ihtirasları kamçılamasın.

İkinci sırada da göz nimetini Allah'ın ayetleri üzerinde tefekkür ve tahassüs için kullanmak… Zaten nefsin haddini bilip itaatkâr hale gelmesinden sonra Allah'ın verdiği bütün bu aza ve cihazlarımız artık “ruhun” emrine girecek, onu gayesine ulaştıran vasıtalar haline gelebilecektir.

O zaman insan kâinattaki ayetlere gönül gözüyle bakabilir ve Allah aşkıyla dopdolu olarak her yerde, her zaman, devamlı olarak Allaha ibadet etme, onu zikretme çabasında olur. Nitekim ayette:

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) 'Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.'”(Al-i İmran 190-191)

İşte Rabbimiz göz nimetini böyle bir hassasiyetle kullanmamızı emrediyor. Gördüğü ayetlerden ürperen, hislenen, kulluk şevki ve heyecanıyla dolarak Rabbine yönelen kullar olmamızı istiyor.

Kuran-ı Kerim’i anlayarak, düşünerek okuduğumuz zaman Allah-u Zülcelal’in bize birçok ayetinde “bakmazlar mı?” “görmez misiniz?” “bakın” diye seslendiğini görürüz. Bu ayetlerde insanoğlundan, her an gözünün önünde olduğu için görmediği, üzerinde düşünmediği şeylerden başlayarak bakışını etrafına çevirmesi isteniyor. Mesela bir ayette, “Deveye bakmazlar mı?” diye, o çağın ve coğrafyanın insanı için, en göz önünde olan nimete dikkat çekildiğini ve sonra bakış açısını genişletmesi, göğe, yere, dağlara dikkatle bakması, fark etmesi, düşünmesi istendiğini görüyoruz.

“(İnsanlar) bakmazlar mı deveye, nasıl yaratılmış? Göğe (bakmazlar mı) nasıl yükseltilmiş? Dağlara (bakmazlar mı) nasıl dikilmiş ve yeryüzü nasıl yayılmış?”(Ğaşiye,17-20)

Yine bir başka ayette insana, yaratılışı gereği en çok ilgi duyduğu şeylere, muhtaç olduğu yiyeceklere bakması söylenir. Ama alelade bir bakış olmamalıdır bu, onların meydana geliş sürecine dikkat edilmesi istenir:

“İnsan, yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler, sebzeler, zeytinlikler, hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik. Size ve hayvanatınıza rızık olsun diye.” (Abese: 24–32)

Elbette bu bakıştan nihai gaye, eserden o eserin “Sanatkâr”ına yönelmek olmalıdır. Aşağıdaki ayette bunu daha iyi görebiliriz:

“Görmedin mi, Rabbini, gölgeyi nasıl uzatmakta? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) delil kılmışızdır. Sonra da onu yavaş yavaş kendimize (başka yöne) çekmekteyiz. Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü yayılıp çalışma (zamanı) yapan O'dur. Rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen ve gökten tertemiz bir su indiren O'dur. Ki biz (o suyla) ölü toprağa can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım, diye. Andolsun bunu, insanların öğüt almaları için, aralarında çeşit çeşit şekillerde anlatmışızdır; ama insanların çoğu ille nankörlük edip diretmiştir” (Furkan 45-50)

Gerçekten de bu ve benzeri ayetler üzerinde derinlemesine düşünürsek, alışkanlık sebebiyle farkında olmadığımız nice hadiselerin görebilenler için büyük sırlar ifşa ettiğini anlayabiliyoruz. Nitekim bu ayetin açıklaması için Elmalılı merhumun tefsirine göz atacak olursak, bu ayetteki üslubun inceliklerine çok güzel izah getirdiğini görüyoruz:

“Ayetin kelime kelime manası, "Bakmaz mısın Rabbine" veya "görmedin mi, baksana Rabbine" demek olur. Bu bakış ve görüşü kalp fiiline yöneltmek mümkün ise de, açık olanın göz fiili olmasıdır. Hâlbuki yüce Rabb'ın zatı, bu âlemde göz ile görülmez. Onun için müfessirler burada bir tevil aramışlardır…

…Bir nükte olmak üzere de "Bakıştan gaye, eserde kalmayıp o eseri yapana varmak olduğuna ait bir uyarmadır" demişlerdir. Bu ise göz fiilinden netice olarak kalp fiiline geçmek demektir…

...Âyet-i kerimenin tertibi şuna işaret eder ki; önce Allah'ın hitabına muhatab olan peygamberler gibi, has kulların sadece gönülleri ile bağlantılı olarak içlerinde yüce Rabb'a bir bakış vardır. Sonra bu bakışın dışında bir gelişme ile fiilden faile geçerek ona ulaşması istenilmektedir. Âyetin içeriği bunu ne güzel, ne derin anlatıyor.”

Evet, Kuran-ı Kerim bizi, gönül gözüyle bakmaya davet ediyor. Eğer buna kendi manevi yeteneklerimiz yetmiyorsa, o halde, kâinata, ariflerin eserlerinin rehberliğinde bakmayı, görülmesi gerekenleri görmeyi emrediyor…

Allah-u Zülcelâl bizi bütün azalarımızı yerli yerince kullanan güzel kullardan olmayı nasip eylesin. Âmin.


Sayı : 27
Büyük Kapak