Seher Vaktinin Kıymetini Bilelim

Sayı : 48 / Şubat 2016, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde kullarını kendilerine menfaat verecek amel-i salihler işlemeye ve zararlı işlerden sakınmaya çağırıyor. Çünkü kıyamet günüyle beraber başlayan ahiret hayatı, ebed’ül ebeddir, hiç bitmeyen bir hayattır, dünya hayatı gibi geçici değildir. İnsan için ahiret hayatı için takva ehlinden olmak ve Allah'ın mağfiretini istemek çok mühimdir.

Onun için Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Onlar (takvaya erenler) ki, 'Rabbimiz! Biz şüphesiz inandık, bunun için günahlarımızı bize bağışla ve bizi ateşin azabından koru' diyen, sabreden, doğru olan, gönülden kulluk eden, (mallarını Allah yolunda) hayra sarf eden ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.” (Âl-i Îmrân; 17)

Allah Azimüşşan, seher vaktinde istiğfarda bulunan bu kimselerin, sabırlı, sadakatli ve amel-i salih işleyen kişiler olduğunu beyan etmiştir. Takva sahibi kullarının da seher vakitlerinde bağışlanma dileyen kimseler olduğunu bildirmiştir.

Bakın, Allah-u Zülcelâl, seher vaktinde Kendisine yalvararak tevbe istiğfar eden kimseleri, bu ayet-i kerimede nasıl methetmiştir. Demek ki Allah-u Zülcelâl razı oluyor onlardan.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur:

“Allah-u Teâlâ, her gecenin üçte biri kalınca rahmeti ile dünya semasına iner (nüzul eder) ve şöyle buyurur: Mülkün sahibi benim. Dua eden kim ise, onun duasını kabul edeyim. Kim benden bir şey isterse, ona vereyim. Kim benden bağışlanmayı isterse, onu bağışlayayım.” (Buhârî, Tevhid 35, Teheccüd 14, Da'vât 13; Müslim, Salatu’l-müsâfirîn 168; Tirmizî, Da’vât 80; Ebu Dâvud, Salât, 311)

İnsan, Allah-u Zülcelâl’in rahmetine ne kadar muhtaç olduğunu düşünerek, geceleri hiç olmazsa uykusundan az bir miktar feda edip, Allah-u Zülcelâl’in rızasını kazanmayı kastederek iki rekât namaz kılmalıdır. Eğer kul bu fedakârlığı yaparsa Allah-u Zülcelâl de onun haline bakarak: “Kulum, diğer insanlar uykudayken uykusunu bölüp bana, ibadet etti” diyerek, o kulunu af ve mağfiret edebilir. Yeter ki insan Allah-u Zülcelâl’in affına müşteri olsun.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anh, gece kalkıp namaz kılar, sonra Nâfi'ye:

“Seher vakti geldi mi?” diye sorardı. Eğer Nâfi rahmetullahi aleyh: “Evet” derse, dua ve istiğfara başlar, sabah namazının vakti girinceye kadar devam ederdi.

Geçmişte yaşamış olan seleflerimizin yaşantılarına baktığımız zaman, ömürleri boyunca seher vakitlerini hep ibadetle geçirdiklerini görüyoruz. Şakik-i Belhi rahmetullahi aleyh:

“Kabrimin aydınlık olmasını istedim, onu seher vaktinde namaz kılmakta buldum” demiştir.

Ali b. Bekkâr rahmetullahi aleyh ise: “Kırk seneden beri fecrin doğuşundan başka beni üzen bir şey olmamıştır” demiştir.

Seher vaktini af ve mağfiret talep etmekle, zikirle, ibadetle geçirmek bütün evliyaların devamlı olduğu bir ibadettir. Yatsı namazını kıldıktan sonra abdestle yatıp, bir miktar uyuduktan sonra, uykusundan fedakârlık etmek suretiyle insanın rahatını bozarak, kalkıp ibadet etmesi Allah-u Zülcelâl’in yanında çok kıymetlidir. Bizden önceki büyüklerimiz buna da önem vermiş ve üzerinde devam etmişlerdir.

Eğer Allah'ın bize verdiği cevher olan aklımızı çalıştırırsak, ahiret hayatı için amel-i salih yapacağız. Bizim önümüzde kabir var, mahşer günü, ahiret manzaraları var. O günler için hazırlık yapmak lazımdır.

Yine Hz. Âişe Validemiz radıyallâhu anhâ anlatıyor: Bir gece uyandığımda, Allah Resûlü'nü yanımda göremedim. Diğer hanımlarından birinin yanına gitmiş olabileceği aklıma geldi. El yordamıyla etrafı yokladım. Elim ayağına dokundu. O zaman Allah Resûlü'nün namaz kılmakta olduğunu anladım… Başı secdedeydi. Kulak verdim, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve şöyle yakarıyordu:

“Allah’ım! Senin gazabından senin rızana sığınırım. İkabından affına sığınırım. Allah’ım! Senden yine Sana sığınırım. Zâtını senâ ettiğin ölçüde, Seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.” (Müslim, Salât 221-222; Ebû Dâvûd, salât 148)

İşte Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem gecelerini böyle secdede geçiriyordu. Biz de elimizden geldiği kadar, denizden damla kadar da olsa ona mutabaat yaparak, benzemeye çalışalım.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizim gibi değildi, Allah'ın ondan razı olduğunu biliyordu ama nimetlerine şükretmek için gece namazı kılıyordu.

Hz. Aişe radıyallahu anhâ annemiz şöyle anlatmıştır: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem geceleri ayakları yarılıncaya kadar ayakta durur, ibadet ederdi.

Ona:

“Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde bunu niçin yapıyorsun” dedim.

“Ben de şükreden bir kul olmayayım mı?”Buyurdu. (Buhari, Teheccüd, 6).

Duaların Kabul Olduğu Saat

Eğer gecelerin kıymetini bilirsek Rabbimizden ne istesek verecektir, inşaallah. Cabir radıyallahu anhtan rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki: “Gece bir saat vardır ki bu saatte Allah'tan dünya ve ahiret işiyle ilgili bir hayır isteyen Müslüman kul (o saate) rastlarsa mutlaka istediği kendisine verilir. Bu, her gece olur.” (Müslim, Müsâfirîn 166, 167)

Ebu Hureyre radıyallahu anhtan gelen bir başka rivayette ise Resulullah sallallahu aleyhi vesellem yine şöyle buyurmuştur: “Gece kalkıp namaz kılan, sonra hanımını uyandıran erkeğe Allah rahmet etsin! Eğer eşi kalkar namaz kılarsa ne ala, namaza kalkmamakta diretirse yüzüne hafifçe su serpsin! Gece kalkıp namaz kılan sonra beyini uyandıran hanıma Allah rahmet etsin! Eğer beyi kalkar namaz kılarsa ne ala, namaza kalkmamakta diretirse yüzüne hafifçe su serpsin!” buyururdu. (Nesai Kıyamu'l-Leyl 5)

Tâvus rahmetullahi aleyh, yatağının üzerine uzandığı zaman, ateşe tutulan sac üzerinde tanelerin zıplaması gibi hareketler yapardı. Sonra kalkar, sabaha kadar namaz kılardı. Sonra şöyle derdi: “Cehennemi anmak ve hatırlamak, abidlerin uykusunu kaçırmıştır.”

Hasan Basrî radıyallahu anh ise şöyle demiştir: “Gecenin zahmetinden daha şiddetli ve nefse daha ağır gelen ve bir de şu malın Allah yolunda infak edilmesinden daha zor olan bir amel tanımıyorum.”

İşte bu gece ibadeti, nefse zor gelse de, ahirette çok büyük mükâfatları kazanmaya vesiledir. İnsan şu geçici hayatta uykusundan fedakârlık yaparak korku ve ümit içerisinde Allah-u Zülcelal'e yalvarmalıdır. İnsan nasıl ki bir yolculuğa çıkarken hazırlık yapıyorsa, kıyamet yolculuğunda da gece ibadeti gibi kendisine faydalı olacak esbablara (sebeplere) sarılmalıdır.

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızasını almak için kendini ve malını feda ederler. Allah kullarına çok merhamet edicidir.” (Bakara; 207)

Allah-u Zülcelâl bu ayet-i kerimede, nefislerini Allah rızası için feda ederek, Allah’ın rızasını satın alan kimseleri methetmiştir. Mesela, bilhassa bahar mevsiminde, sabahları uyku insana çok lezzetli gelmektedir. Böyle uykunun lezzetli geldiği zamanlarda, gerek saat kurarak, gerekse diğer arkadaşlarına:

“Beni kaldırın!” diye tembihte bulunmak suretiyle, namaza kalkmanın çarelerini aramalıdır. Kendisine ne kadar ağır gelse de bu konu üzerinde titizlikle durmalı. Bu şekilde kalkarak, Allah-u Zülcelâl’in rızası için nefsinin tembelliğini feda etmelidir.

Nefsimize acımamamız ve ona: “Sen kalktığın zaman aynı insansın, herhangi bir eksilme olmaz; kalkmadığın zaman da sana bir makam mevki verilmiyor, yine aynı insansın. Ama eğer namaza kalkarsan Allah’ın rızasını kazanabilirsin.” diye azarlamamız lazımdır.

Bilhassa, bahar mevsiminde insan geç yattığı zaman, sabah namazı da tehlikeye girer. Onun için kendi kendine: “Biraz erken yatıp uykumu alayım ki sabah namazına kalkabileyim. Saati kurayım, bunu yapmazsam arkadaşlarıma: ‘Beni uyandırın!’ diye tembihte bulunayım.” demelidir.

Namaz, insanın gözünde o kadar kıymetli olmalıdır ki: “Eğer bu namazı kaçırırsam, benim ruhuma bedel olur; ölürüm daha iyi!” demelidir. Oysa namazı kaçırıyor, fakat hiç bir şey olmamış gibi davranıyoruz.

Kıyamet gününde insanın sevapları ve günahları karşı karşıya getirilir. Her bir sevap, bir günahı yok edecek, bu şekilde bütün sevap ve günahlar karşılaştırıldıktan sonra, tek bir sevap dahi fazla kalırsa o sevapla cennet genişletilip o kimseye verilecektir.

Bundan dolayı, sevaplarımızı ve günahlarımızı görüyor gibi: “İşte, ben bu günahı yaptım, amel defterime yazıldı, bu sevabı yaptım yazıldı. Sevaplarımın günahlarımdan fazla olması lazımdır. Çünkü günahlarım fazla olursa Allah-u Zülcelâl’in gazabı üzerime gelecek ve beni cehenneme atacaktır.” diye, kendimize hitap ederek, sevaplarımızı günahlarımızdan daha fazla yapmaya gayret göstermemiz lazımdır.

Nimetlerine Şükretmek İçin

Şeyh Sadi Şirazi şöyle anlatmıştır: “Bir gün, baktım bir kimse, koyunun boynuna bir ip takmış ve arkası sıra çekiyor. Ona dedim ki: ‘Bu koyunu senin arkandan bu ip getiriyor.’

Böyle dediğimde hemen koyunun boynundan ipi çözdü. Sağa gitti, sola gitti, her nereye gittiyse, koyun arkasından hiç ayrılmadı. Bana şöyle dedi: ‘Hayır! Koyunu arkamdan ip getirmiyor. Ona verdiğim yem, yaptığım iyilik arkamdan getiriyor.”

Peki, bir koyun kendisine yem veren kişinin arkasından ayrılmıyorken; Allah-u Zülcelâl bize ruh, iman, sıhhat ve daha pek çok nimetler vermesine rağmen, nasıl Allah-u Zülcelâl’in rızasına giden yoldan ayrılabiliriz? Bunu, biraz derin olarak düşünmemiz lazımdır...

Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice yüz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.” (Secde; 17)

Demek ki ibadetle vaktini geçiren kimseye öyle mükâfat verilecek ki sevincinden yüzü aydınlanacak. O mükâfatların nasıl olduğunu kimse bilemez, hatarasına getiremez. Onun için bundan kendimizi mahrum etmeyelim.

Bu kıymetli olan mükâfatın, kendisine nasip olmasını herkes ister. Fakat dünya muhabbeti, nefs ve keyf-ü sefa, insana hicap ve mani oluyor.

İnsan, yalnız kaldığı zaman, daha ziyade Allah’a ibadet edip O’ndan korkması lazımdır. Süleyman bin Ali, Hamid Tavili’nin yanına gelerek:

“Allah-u Zülcelâl’in rızasını kazanmak ve onunla amel yapmak için bana biraz nasihat et” deyince, Hamid Tavili rahmetullahi aleyhi şöyle dedi:

“İnsanların içindeyken ve yalnız kaldığın zaman, Allah-u Zülcelal’e karşı bir günah işleme durumuna düşersen, bu günahı yaparken; “Allah-u Zülcelâl beni görüyor” diye iman ettiğin halde o günahtan vazgeçmemen, çok kabih (çirkin) bir davranıştır!

“Allah-u Zülcelâl’in kudret ve azametinin karşısında, senin bir sivrisinek kadar kuvvetin yoktur. Böyle olduğu halde, daima O’nun huzurunda razı olmadığı günahlarla meşgulsün. Yine, Allah-u Zülcelâl’in seni gördüğünü bilerek, bu günahları yapman çok büyük bir cesarettir. Demek ki Allah-u Zülcelâl’in bunlara karşılık vereceği azaba dayanabileceğini düşünüyorsun ve bu günahları yapıyorsun”

“Yok, eğer bu günahları yaparken, Allah-u Zülcelâl beni görmüyor dersen, o zaman kâfir olursun. İşte, bu iki şeyi aklından çıkarmazsan, bunlarla Allah-u Zülcelal’e murakabede dursan (her an seni gözetlediğini düşünsen) ve Allah-u Zülcelâl’in seninle beraber olduğunu düşünürsen, sana yeter. Günahlardan muhafaza olup hayırlı amellere yönelmen için bu sana kâfidir.”

Bakın onlar nasıl tefekkür ediyorlardı. İşte bizim de böyle tefekkür etmemiz lazımdır. Biz gafil kalsak da Allah azze ve celle bizden gafil değildir çünkü. Allah-u Zülcelâl her an ilmiyle, kudretiyle, azametiyle, işitmesiyle bizimle beraber olduğu için sen, kendini gizlesen de bir kutu içine saklansan da O’ndan saklanamazsın.

Bir kişi, arkadaşları ile oturup çay içer, sigara içer, malayani konuşur ve Allah-u Zülcelal’in rızası olan işleri terk ederse bu kimse için diyebilir miyiz ki nefsini, Allah’ın rızasına karşılık sattı? Elbette diyemeyiz. Ancak, o boş şeyleri terk ederse o zaman onun hakkında böyle diyebiliriz. Tabi, insana istirahat de lazımdır ama fazlasıyla bütün ömrünü beyhude, boş işlerle geçirmesi çok yanlış bir şeydir.

Her ne kadar şimdi sıhhatimiz yerinde olduğu için dünyayı seviyorsak da ihtiyarlık veya hastalık geldiğinde, son nefesimizde bu boşa geçen zamanlara çok üzüleceğiz. Peki, sonunda böyle olacağını bildiğimiz halde tedbir almamak kendimize haksızlık değil midir?

Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin...


Sayı : 48
Büyük Kapak