Selim Bir Kalple Gelen Kıyamet Gününde Aziz Olacaktır

Sayı : 49 / Mart 2016, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl Kur’an-ı Azim’uş-Şan’da insanlar için neyin menfaatli olacağını bildirmiştir. Ne şekilde amel yaparsa onun için zararlıdır, ne şekilde amel ederse onun için menfaatlidir, bize çok güzel bir surette Kur’an-ı Azim’uş-Şan’da bize yol göstermiştir.
Allah-u Zülcelâl bu konuda ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“(Hz. İbrahim aleyhisselam, duasında) Allah'a selim bir kalple gelenden başka kimseye malin ve oğulların fayda vermeyeceği, insanların diriltileceği günde beni rezil etme, demişti.”

Ancak selim bir kalple, Allah-u Zülcelâl’in muhabbeti, aşkı ile yanan bir kalple Allah'ın huzuruna varmak bir kişi için selametlidir, menfaatlidir. Her zaman söylüyoruz, Allah'ın nazargâhı, insanın kalbidir, Allah-u Zülcelâl oraya bakıyor. Hatta bir rivayette, “…Allah-u Teâlâ dünyayı yarattığı günden beri ona bakmamıştır.” (Beyhaki, Şuabu’l-İman, 13; 102; İhya, 3/203) buyrulmuştur.

Hep kendi kullarının kalbine bakıyor. Selim olan kalp, Allah'ın muhabbetiyle, Allah'ın razı olacağı şeylerle dolu olan kalptir. İşte o kalbin sahibi kıyamet gününde azizdir, şereflidir. Amma onun tersi, Allah'ın razı olmayacağı haller, ne varsa, onlar kalpte varsa, o selim kalp sayılmaz.

Onun için sadâtlar da kalbin üzerinde, kalbin ıslah olması için, kendi etbalarına yani yoluna uyanlara zikir emri vermişler. Kalbin selim hale gelmesi için zikir çekmek lazım.

İnsan Allah-u Zülcelâl’in zikrini yaptığı zaman, Allah'a karşı murakabeli olduğu zaman, ona daima rahmet feyz ve nisbet gelir; onun kalbi tedavi olur, o kötü sıfatlardan arınır ve güzel sıfatlarla süslenir.

Ahiret dünya gibi değildir. Dünyada insan bir kişiyi kendisine imtiyaz tanısın diye, torpil geçsin diye, mal vererek kendi tarafına çeker, ama ahiret böyle değildir. Ahirette kurtuluş ancak amel-i salih iledir. Amel-i salih insanı kurtarıyor, başka hiçbir şey menfaat vermiyor.

Allah-u Zülcelâl Müminlerin Dostudur

Acaba dünyada Allah-u Zülcelâl’in katında değerini kaybedenler kim olabilir? Eğer bunu bilmek istiyorsak bakalım, Allah kimi günahlardan muhafaza ediyor, kime hayırlar nasip ediyor, kime sahip çıkıyorsa o Allah'ın katında kıymetlidir. Kimde bu kıymetini kaybetmişse onu şeytana teslim etmiştir. Çünkü Allah müminlerin sahibidir, sahip çıkar onlara. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor:

“Allah, iman edenlerin velisi, (koruyucusu ve) dostudur. Onları inkâr ve cehalet karanlıklarından, hidayet, iman ve ilim aydınlığına, nura çıkarır.” (Bakara; 257)

Allah'ın dostluğunu kaybetmenin alameti de, tevbesiz olarak devamlı günah işlemeye devam etmektir. Bir adam, bir gün Hz. Musa aleyhisselam’a demiş:

“Ey Allah'ın Peygamberi! Bunca yıldır ben Allah’a isyan ediyorum o hala benim belamı vermedi, bana bir şey yapmıyor.”

Yani –haşa- harp istiyor Allah ile; meydan okuyor, neuzubillah. Biliyorsunuz, Musa aleyhisselam Allah-u Zülcelal ile konuşuyordu, sordu “Ya Rabbi bu kulun böyle böyle diyor.

Allah azze ve celle buyuruyor ki:

“Ey Musa! Ben ona daha ne yapacağım? Yeryüzünde vereceğim en büyük cezayı vermişim ben ona.”

“Nedir o Ya Rabbi?”

“Evet, ben onun vücuduna bir eziyet vermedim, malını almadım, evladını almadım, bol nimet verdim. Ama gece gündüz günah işlemesi ona en büyük cezadır. Ben ibadet etme nimetini onun elinden aldım. Bundan daha büyük bir bela olur mu?”

Dünya azabı nedir ki, geçicidir ama o günahlar ve ibadet etmemesi onu ahirette ebedi azaba götürüyor onu. Bu en büyük ceza değil midir?

O yüzden bir günah, hata işlediğimiz zaman hemen tevbe edelim; “Özür dilerim Ya Rabbi. Ben sana karşı hata yaptım, beni mağfiret et Ya Rabbi!” diyelim.

Nefsimize avukat olmayalım, “Şöyle oldu da ondan,” demeyelim. Allah-u Zülcelal bize öyle kolaylıklar nasip etmiş ki, bak, yirmi dört saat içinde beş vakit namaz, hepsini toplasan yarım saattir. Ne kadar kolay. Ramazan ayı, on bir ay yemek içmek serbest, oruç bir aydır. Allah'ın farz kıldığı şeyler en kolay şeylerdir.

İnsan günah işlemeyi istediği zaman, “Allah insana muttalidir, senin yaptıklarını görüyor. Allah öyle kudret ve azamet sahibidir, sen de onun karşısında çok çok zayıfsın. Kork Allah'ın azabından.” diye nefsini ikaz etmelidir.

Cehalet ateştir

Bizim başımıza ne geliyorsa cehalet ve gaflettir. Cehalet ateştir. Bazıları dini kitap okumuyor. İlim sudur, o ateşi söndürür.

Bizim bir hocamız vardı, diyordu ki, “Ben ilim okumayaydım fasık olacaktım. Çünkü nefsim günahların üstüne gitmek istiyor ama ilim bir sopa gibi onun burnuna vuruyor, haddini bildiriyor.” ne kadar güzel söylüyordu. İlim okuduğu zaman insan Allah'ın kudretini kendi zayıflığını bilirse kendi nefsini durdurabiliyor.

Bunun ilacı, her zaman Allah'ın zikrini yapmaktır. Bu televizyonlar başımıza bela olmuşlar. Eskiden hatırlıyorum, yatsı namazını kılınca herkes yatağına giriyordu. Ufacık bir ışık vardı, onu söndürdüğün zaman herkes uyuyordu. Uyuyordun, uyanıyordun, “Anne. Ne zaman sabah olacak?” diye bekliyordun. Uykunun bir zamanı vardır, uykularını alıyorlardı, sabah namazını bekliyorlardı.

Şimdi geceleri bire, ikiye kadar oturuyorlar. Bu televizyonlar, artık herkesin cebinde bir televizyon var, ta sabaha yakın yatıyorlar. Ondan sonra gece namazı nerede, sabah namazına bile kalkamıyor.

Gavs hazretleri diyordu ki: “Horoz gibi olun. Horoz akşam erken yatıyor, sabah erkenden kalkıyor. Haşa cemaatten, köpek gibi olmayın. Köpek gece sabaha kadar havlıyor, sabaha karşı yatıyor. Tabi seher vakti uyuyor.”

Allah-u Zülcelâl bize nimetler vermiş ama kötüye kullanınca beladır. Birçok kişiler sabah namazına kalkmıyor. Herhalde geç yatıyorsun, diyorum, “Evet,” diyor. Bakın Allah'ın nimetiyle günah yapıyoruz, çok fenadır.

Bir insan sabah namazına kalkayım diye bir tedbir almaz da namazını geçirirse o tarikat yolundan çıkmış oluyor, vekilse de vekilliği düşüyor. Çünkü farz namazı kılmamak, kebairdir, büyük günahtır. Ancak nadiren insan çok yorgun olur, elinde olmadan uyku bastırmış, kalkamamış o başka. Bir insan saatini kurarsa, yanındakilere “Beni uyandırın,” diye tembih ederse, bunları yaptıktan sonra kalkamazsa o özür sahibidir. Ama bunları yapmaz, namaza kalkmazsa büyük günahtır o.

İnsan her zaman Allah'a karşı murakabeli olmalıdır. Arkadaşlarıyla konuşurken, yiyip içerken, bilhassa yemek yerken gafil olmamalıdır. Çünkü gafletle yenilen lokma zulmet olur, murakabeli olarak yenilen lokma nur olur ona.

Eğer bize bir gevşeklik gelirse araştıralım, nasıl ki vücudumuzda zahiri olarak bir hastalık olduğu zaman araştırıyoruz, onun gibi manevi hastalandığımız zaman da araştıralım. Nasıl ki, “Ben şurada üşüttüm de ondan hastalandım,” diyoruz ya, onun gibi,
namaza gevşeklik, sabah kalkmaya karşı tembellik geldiği zaman da araştıralım, “Acaba ben ne yaptım da böyle oldu?”

Bulamadıysak da Allah'a, “Ya Rabbi ben nefsimle başa çıkamadım, senin fazlından istiyorum,” diye yalvaralım. Ama ısrarla isteyelim, nasıl dilenci dükkanın kapısına geliyor, “Vermeden gitmem,” diye ısrarla istiyorsa öyle, bir kere dua edip bırakmayalım.

Samimi dua etmediğin zaman bir kere isteyip çekip giden dilenci gibidir, öyle olmayalım.

Allah'a karşı samimi olalım, mücrimin gibi, yani günahkarlar gibi olmayalım. Allah-u Zülcelal buyuruyor ki: “…Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” (Araf; 156)

Bu ayetin baş tarafını duyunca Şeytan diyor ki, “Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır, ben de bir şeyim öyleyse bana da ulaşır.” Ama ayetin devamında, “Onu muttakilere vereceğim,” gelince umutsuz oldu, bu sefer.

Bu dünyada Allah'ın rahmeti herkesin üzerine geliyor ama kalbi kapalı olanların içine girmiyor. Kıyamet gününde Allah diyecek ki,

“Ey suçlular! Sizler bu gün ayrılın bakalım!” (Yasin, 59)

Allah Tevbe Eden Genci Sever

Günahları küçük görmeyelim, çünkü insan küçük günah işleye işleye büyük günaha gidiyor. Büyük günahtan da küfre gidiyor, Neuzubillah. Bazı alimlerin bile çocukları böyle günah işleye işleye kafir olmuşlar. Ama tevbe ederlerse, Allah-u Zülcelal günahtan tevbe edeni çok seviyor. Bilhassa geçliğinde tevbe ederse. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor: "Allah tövbe eden genci sever" (Câmiü's-sağîr: 1866)

Gençlik kuvveti yerindeyken tevbe edeni seviyor Allah, ihtiyarda zaten günah işleyecek kuvvet kalmamıştır. Bununla beraber yine de tevbe edelim, tevbe tek çaremizdir.

Bir de Allah'ın kullarına karşı şefkatli olalım. Çünkü insan Allah'ın mahlûkatına şefkatli olduğu zaman bu Allah'ın yanında çok makbuldür ve Allah o kişilere rıfkıyla, merhametiyle muamele edecektir. “Siz benim kullarıma merhamet ettiniz, Ben de size merhamet edeceğim,” diyecektir.

Çünkü Allah refiktir, Peygamberimiz buyuruyor ki; “Allah Refiktir, bütün işlerde rıfkı sever.” (Buhârî, İstitâbe, 4)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Âişe annemize şöyle buyurmuştur: “Ya Aişe! Sen rıfk ile, yani yumuşak davran. Çünkü yumuşaklık bir şeyde bulunursa kesinlikle onu müzeyyen kılar, süsler. Bir şeyden çıkarsa da mutlaka onu çirkinleştirir.” (Ebû Davûd, Cihad, 2; Sahihi ibn Hibban, 2/310)

İşte bizim yolumuzun da vasfı rıfktır, yumuşak davranmaktır. Başka bir rivayette Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki, “Kim rıfktan, yumuşak huydan yoksun olan, hayırdan mahrum olur.” (Müslim, Birr, 23)

Bak ne kadar kötü, Neuzubillah. Peygamber aleyhisselatu vesselam bir de buyuruyor ki:

“Ateşe (Cehenneme) haram olan ve ateşin de kendisine haram olduğu kimseyi size haber vereyim mi? Ateş her garibin, heynin, leylin, sehlin üzerine haramdır.” (Ahmed b. Hanbel,1; 415)

Kimdir onlar? "A'lâ kulli garibin, heynin, leylin, sehlin” dört kişidir.

Garip olan yani insanlara cana yakın olan, arkadaşlarına karşı daima yakınlık gösteren kişidir. Heynin yumuşak huylu olan, leynin şefkatli, sehlin ise arkadaşına daima kolaylık gösteren kimsedir.

Bakın garibin, heynin, leylin, sehlin olduğu zaman o kişi için, Allah cehennem ateşine diyor ki, "Sen bu kulumun, ruhunun ve vücudunun üzerine haramsın, ona yaklaşma."

Konuşmaktan daha ziyade davranışlarımızla insanlara örnek olalım. Öyle istiyorum. Arkadaşlarınıza güler yüzlü, güzel bir konuşmayla, onu rahat ettirecek şekilde davranmakla ikna edebiliyorsun. Anlattığımız zaman, her ne amel yaparsak yapalım hepsi Allah için olsun. Ama dediğim gibi güler yüzlü, yumuşak kalpli olacağız.

Nefsimize avukat oluyoruz bazen, sanki nefsimiz bir hata yapmamış gibi. Hizmette de öyle, “Benim dediğim olsun,” diyor, yani ne olur ki, kardeşinin dediği gibi olsun, yeter ki hizmet olsun, Allah'ın rahmeti oraya gelsin.

Eğer sen “Olsun, kardeşimin dediği gibi olsun,” dersen onda hayır vardır, Benim dediğim gibi olsun dersen onda hayır yoktur. Sadatlar öyle diyorlar, “Nefsin ne dediğine bak, eğer nefsin istemiyorsa onda bir hayır vardır, onu yap,” diyor. Nefse muhalefet daima hayırdır.

Buraya bir kişi geldi diyor ki, “Herkesin bir fikri var!”

Hayır, herkesin bir fikri yoktur Allah'ın dediği vardır! Allah'ın dediği olsun diyeceğiz.

Allah-u Zülcelâl, Musa aleyhisselama İslam ahlakını öğretiyordu ve diyor ki, “Firavuna git, ona yumuşak lisanla konuşun.” (Taha; 44)

Allah-u Zülcelâl bize yol gösteriyor, işte biz de, böyle yumuşak bir dille irşad yapacağız inşallah. Böyle yaptığımız zaman, Allah-u Zülcelâl'in emrini yerine getirdiğimiz için o irşada bereket olacaktır.

Bu dünya hayatı kısa bir zamandır, bizim için büyük bir fırsattır. Biraz düşünürsek bu kadar yaşa geldik ne anladık ondan? Bir gün bitecek sanki bir rüya gibi, ondan sonra da ahiret hayatı başlayacaktır. Ahiret ebedül ebeddir, güzel olursa da çok çok güzeldir, kötü olursa da çok çok kötüdür. O yüzden akıllı insanın bu fırsatı değerlendirmesi lazımdır.

Allah'ın rızasını kazanmak ve Allah'ın kullarına güzel muamele etmek, bu ikisi çok mühimdir. Bunlar İslam’ın temelidir.

Kendimize sormamız lazım, “Ey nefsim ne zamana kadar bu gaflet uykusunda, Allah'ın rahmetinden mahrum olarak yaşayacaksın?”

Bak Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede ne buyuruyor:

“Bizim, sizi abes olarak (boş yere) yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?” (Müminun; 115)

Siz zannediyor musunuz, biz sizi boşuna yarattık ve bize dönmeyeceksiniz? Hayır! Mutlaka siz bize döneceksiniz ve yeryüzünde yaptığınız amelden hesaba çekileceksiniz. Öyleyse bizim çaremiz tevbe istiğfarda bulunmaktır.

Tevbe kurtuluştur. Onun için arkadaşlarımıza anlatalım. Bu zamanda maalesef insanlar dinden uzak olmuşlar, bunları anlatmak lazım. Tevbeyi, İslam dininin ahkâmlarını, İslam dininin ne kadar güzel bir din olduğunu, hem dünya hayatının hem ahiret hayatının onda olduğunu anlatalım. Bir yere oturduğumuz zaman gıybet malayani konuşmayalım, hep Allah'tan bahsedelim. Belki bir kişiye vesile oluruz.

Samimi olarak tevbe ettiğin zaman Allah-u Zülcelal günahları sevaba tebdil ediyor, dönüştürüyor. Hatta “Kişi günahıyla cennete girer,” buyuruyor Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

Ama günah da yapmayalım, ya tevbe etmeden o günah üstüne ölürsek, neuzubillah. Önceki günahlarımıza tevbe edelim ve bir daha yapmayalım.

Allah-u Zülcelâl hepimize; razı olacağı amel-i salih nasip etsin ve fazlı keremiyle af ve mağfiret etsin.


Sayı : 49
Büyük Kapak