“Size Emredildiği Gibi”

Sayı : 50 / Nisan 2016, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

“Emroğlunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112, eş-Şûrâ, 15)

Dosdoğru olmak, hiç yalpalamamak...

Zikzak çizmemek. Sıcakta erimemek, soğukta donmamak!..

Kolay değil.

Hattâ; “İnsanlar günah işlerler, günahkârların en hayırlısı tevbe edenlerdir.” (İbn-i Mâce, Zühd, 30) hadîs-i şerîfinin işaret ettiği hakikat ile düşünürsek, tam mânâsıyla istikamet sadece Peygamberlere mahsus. Onlardan dahî Cenâb-ı Hak zelleler sâdır olmasına müsaade buyurmuş, çeşitli hikmetlerle.

Bu âyetin istikamet vurgusu, “Rabbim Allah’tır deyip sonra istikamet üzere olanlar...” (Fussılet, 30; Ahkāf, 13) ve benzeri âyet-i kerîmelerde de var. Kemâliyle istikametle yaşamak, gerçek kerâmet olarak isimlendirilmiş. Hak katında gerçek meziyet, bu.

Üzerinde durulması gereken; bir de “emrolunduğun” kısmı var.

Çünkü çoğu insanın ortalama bir istikamet duygusu vardır. Yani doğru yaptığını düşünme. Doğru bildiği yoldan gitme. Âyet-i kerîmede şöyle ifade edilir bu his:

“De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre davranır.

Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” (İsrâ, 84)

Mizaca, tabiata, yaradılışa uygun değil, “emre uygun istikamet.”

Meşrebe, yetiştirilme tarzına, toplum anlayışına uygun değil, “emre uygun istikamet.”

İlâhî talimatlara göre yaşamak. Nebevî emir ve yasaklarla hayatı tanzim.

İslâm, teslimiyetten geliyor. Emir dinlemek, teslîmiyetin en güzel tariflerinden biri.

“İşittik ve İtaat Ettik.”

Müslüman şiarı:

“Semi’nâ ve ata’nâ”

“İşittik ve itaat ettik.”

“İşittik ve şimdi itaat etmek için hikmetini öğrenmeyi bekliyoruz!” değil.

“İşittik ama kat’î delille gelen bir farz yahut haram mıdır, yoksa sünnet veya mekruh cinsinden hafif (!) bir hüküm müdür, araştırmaktayız.” değil.

“İşittik ve itaat edeceğiz.” de değil. Fiiller arası zaman farkı da olmayacak.

Çünkü; “İşittik ama gençlik geçtikten / hacca gidip geldikten sonra uyacağız.” gibi emre itaat çeşitleri de müslümana yakışır cinsten değil. İstikamet hiç değil.

Emre itaat, Allâh’a ve Rasûlü’ne...

Bir de kardeşlere... Mü’min, hayırhâh, iyi niyetli kardeşlerin emirlerine!

Emr-i bi’l-mâruf... Dînimizin mühim bir hakikati. “İyiliği emretmek.”

“Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker”i emreden Allah, diğer yandan da her muhataba;

“Sana emredildiğinde, emrolunduğun gibi istikamette ol!” fermanında bulunmuş oluyor. Bir mânâda, “Sana ‘Şunu yap, şunu yapma!’ diyen kişi, benim emrimle emrediyor. Benim elçim. Rasûlümün ümmeti. Elçimin elçisi... Ona itaat et. Bu emirler ağırına gitmesin!” demiş oluyor.

“Nebilerin varisleri olan alimler”e (Tirmizî, İlim 19) itaat etmek, Allah'a ve Resulüne itaatin bir gereği olarak ortaya çıkıyor.

Emir ve yasak kelimeleri bugünün anlayışında itici kelimeler gibi geliyor. Elbette Kuran-ı Kerim emr i maruf vazifesini yüklenenlere de kavl-i leyyin yani “Yumuşak söz ve üslup kullanmak,” “Hikmetli sözlerle, mevizelerle nasihat etmek,” tavsiye ediliyor. Yine ikaz ederken hatalı kişiyi insanlar içinde mahcup etmemek için münasip bir fırsatı kollamak prensipleri zaten tebliğ ve ikazın usul şartlarındandır. Ama ikaz eden ne kadar dikkat etse de netice de emir ve yasak ham nefse zor gelir. Hakikaten; emre itaat, gururun en çok incindiği şeylerdendir.

“Sana ne?”

“Sana mı kaldı?”

“Biliyoruz!”

“Yapmadığımı ne biliyorsun?”

Bu tür enâniyet kokan itirazlar yığılıverebilir, iyiliği emrettiğinizde, kötülüğü yasakladığınızda...

Belki de sırf bu sebeple, Lokman Hakîm, oğluna öğütleri arasında;

“İyiliği emret, kötülüğü yasakla!” buyurduktan sonra; “Başına gelene sabret!” (Lokmân, 17) ifadesini eklemişti. Tebliğ etmenin bir bedelinin olması da işin bir başka tarafı.

Bazen havâsta bile bu “Emre karşı cidal” problemi yaşanmıştır. Hazret-i Ali radıyallâhu anh kendisi anlatıyor:

“Bir gece Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem evimize gelip beni ve kızı Fâtıma’yı kaldırıp;

“Haydi namaz (teheccüd) kılmıyor musunuz?!.” buyurdu.

Ben de;

“Ey Allâh’ın Rasûlü, canlarımız Allâh’ın elindedir. Eğer bizim kalkmamızı dilerse kaldırır!” dedim.

Ben böyle söyleyince dönüp gitti ve bana hiçbir karşılık vermedi. Sonra onun giderken dizlerini döverek ve âyeti okuyarak; “İnsan tartışmaya ne kadar da düşkün böyle!” (Kehf, 54) dediğini duydum.” (Buharî, Teheccüd, 5; Müslim, Müsafirîn, 206)

Demek ki, hayrı tavsiyeyi hazmetmek, kolay değil.

Mümin emirden hoşlanmasa da münafık gibi davranmaz.

Münafığın, yani kalbindeki duygulara Allâh’ı şahit tutarak (yalan yere yemin ederek) insanları tesiri altına almaya çalışan, aslında din düşmanı olup, eline geçen ilk fırsatta neslin ve malın fesadı ve helâki için uğraşan tipin bir vasfı da şudur:

“Ona; ‘Allah’tan kork!’ denildiğinde, onu gurur sarar ve onu günah işlemeye sevk eder.”

Düşünün; “Allah’tan kork!” emri, gururu kabartıyor, o kibir de günahı körüklüyor!

Böylelerinin âkıbeti kötüdür:

“Ona cehennem yeter! O ne kötü döşektir!”(Bakara, 205-206)

Zaten dinimiz, ahlâkı îmân ve ibadetten sonraya koymuş gibi görünse de, aslında ahlâk hepsinin derununda yatar.

Siyer-i Nebî’yi okuyalım: Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem ile muâsır olmalarına rağmen; kibir, haset ve cimrilik gibi kötü huylar, birçok bedbahtın inkârda veya nifakta ısrarına yol açmıştır.

Bu sebeple, dînin ahlâkî eğitimle meşgul ve lüks gibi görünen Tasavvuf fakültesi, aslında en köklü işi yapmaktadır. Ama mütevâzıâne şekilde, son sırada imiş gibi durur.

Tasavvufta sohbet usulünün kullanılmasının bir sebebi de, diğer birçok hikmet ve fâidelerinin yanında, insanı “emir dinleme”ye de alıştırması olabilir mi?

Ak sakallı amcalar, ak yaşmaklı teyzeler sık sık toplanıp huşû içinde; “Namaz kılın, dünyaya kapılmayın, Allâh’ı zikredin...” ve benzeri emirleri dinlerler. Söylenenleri bilirler, çoğunu yapıyorlardır da. Ama; “Hatırlat! Hatırlatmak mü’minlere fayda verir.” (Zâriyât, 55) buyurulmuş.

Tasavvufta “emir” mühimdir.

“Emir, edepten üstündür.”

Mürid, mürşidi tarafından tasavvufî edep açısından, edeben yapmaması gereken bir şey emredince derhâl yerine getirir. Çünkü böyle bir durumda emre, karşı; “Ama edebe mugayir bir şey emrettiniz?” demek, edepsizliğin ta kendisidir.
“Emir demiri keser.”

“Mürid mürşidinin irşâdı hususunda; gassal (ölü yıkayıcı) elinde meyyit (ölü) gibi olur.” gibi günümüzün tasavvuftan habersiz insanını yadırgatan ifadeler, insan nefsinin emre itiraz etme huyunu törpüleme ve itaatini güçlendirme istikametindeki tembihlerdir.

Bu hakikatleri, kötü misallerle çürütmeye çalışmak mânâsızdır.

“Sû-i misal, emsâl olmaz.”

Yani; “Kötü örnek, misal diye verilmez.”

Güzel misaller, teslîmiyetin insana neler kazandırdığını ispatlamaya yeter. Siz insanların cehaletini giderin, onlar nâ-ehil kişilerin emrine girmesinler. Yoksa birileri istismar edecek diye, adı dahî teslimiyetten gelen İslâm’ın bir esası değiştirilecek değildir.

Bizim medeniyetimiz itaat ve teslîmiyetle yükselmiştir.

“Emir” şeklinde yazdığımız bir kelime de “Emîr”dir. Âmir kelimesi gibi, kendisine yönetme “iş”i, yani “emr” verilmiş kişidir. İdare salâhiyetini eline almış kişidir. Ya “Emîru’l-mü’minîn” dir; yahut; “Dünyanın ücrâ köşesinde bile olsa, üç kişinin, içlerinden birini kendilerine emîr tayin etmeden yaşamaları doğru olmaz.” (Ahmed, II, 177) hadîs-i şerîfindeki gibi, üç-beş kişinin başkanıdır.

Fakat onun da hakkı, emirlerine itaat edilmesidir. Tabiî, İslâm’a uygun, meşrû emirlerine:

“Ey îmân edenler! Allâh’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülu’l-emre (idarecilere) de itaat edin.” (Nisâ, 59)

Günümüzde itaat, teslîmiyet, sadâkat, biat kültürü gibi bizim kavramlarımız; hep “körü körüne” sıfatıyla karalanıp, kötülenir. Hâlbuki emre itaat; birlik-beraberliğin, kenetlenmiş bir sur gibi cihad edebilmenin, gerçek tevâzu ve mahviyetin temel şartıdır.

Tabiî itaate memur olanlar kadar, emîr ve âmir tarafına da söylenecek bir söz var:

Emr iş demektir aynı zamanda. Emîr, emredeceği emri, yani işi, bizzat yaşamalıdır. Onun kalbinden, yaşayışından, hâlinden o emredeceği “iş” âdeta taşmalıdır. O zaman, inşallah, muhataptaki, memur taraftaki yadırgama ve itiraz da azalır. Kendisi daima infâk hâlinde olan kişinin, “İnfâk edin!” emri kimseye batmaz.

Emr-i bi’l-mâruf’taki emir, nasıl bir emirdir, bunu İlm-i Belâgat’ta buldum.

Bizim bugünkü Türkçemizde emir kelimesi anlam daralmasına uğrayarak; “Yukarıdan aşağıya bir işin yapılmasını istemek,” demek. Bir âmirin memuruna, bir babanın oğluna, bir patronun işçisine söylediği gibi.

Fakat aralarında böyle bir emir-kumanda zinciri olmayan, aynı seviyede, akran olan kişiler, yani ahbab, arkadaşlar arasında samimiyete binaen emir kalıbı kullanılırsa, bu “İltimas” diye adlandırılır. Bu kelime de günümüz Türkçesinde menfi bir anlamda kullanılıyor. Aslı, “rica, talep” demektir.

Bir delikanlı okuduğu ve çok beğendiği kitabı arkadaşına, “Okur musun, okuyabilir misin?” gibi nezâket kalıplarıyla tavsiye etmez. “Oğlum, bu kitabı oku! Müthiş bir kitap, çok beğeneceksin!” der.

Yine akran iki amcadan biri diğerinin hastalığını duyunca, “Şu ilâcı iç, şıp diye keser!” der.

Türkçemizde bu tür emirlerin sonuna, “Gelsene, yapsana, yesene...” gibi bir ilâveler de yaparız. Kalıp olarak emirdir, fakat rencide etmez. İşte eşitler arasında; emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker de böyle bir dostluk, böyle bir samimiyet gerekir. Kendi okumayan, “Oku!” diyemez, kendi tecrübe etmeyen, “İç bu ilâcı dostum!” diyemez. İşte emr i maruf da böyle olursa muhatabı rahatsız etmez.

Son söz âyetten mülhem bir kıta olsun:

Hak ne emreder, işit:

“Fe’stekım kemâ ümirt...”
“Emrolunduğun gibi;
İstikāmet üzre git!..”


Sayı : 50
Büyük Kapak