İskender Pala: “Geçmişi Geleceğe Bağlayan Bir Köprü Olmak İstiyorum”

Sayı : 19 / Eylül 2013, Konu Başlığı : Röportaj

Yıl 1977. Edebiyat fakültesini okumak için İstanbul’a gelmiş bir öğrenci olan İskender, harçlığını çıkarmak için vefa bozacısında garsonluk yapmaktadır. Hayatındaki tek zorluk hem çalışıp hem okumak değildir üstelik. Okulda da ne sağcı ne solcu olmadığı için her iki kampın mensupları tarafından da tartaklanmaktadır.

Oysa bazı mihrakların gençlerimizin önüne attığı suni gündemlerin peşine takılmak onu hiç ilgilendirmemektedir. O bize mahsus olan özelliklerimizi, yerimizi ve tarihteki duruşumuzu öğrenmek ve kimliğini bu gerçeklerin üstüne inşa etmek istemektedir. Ve bu isteğinden hiçbir zaman vaz geçmez ve neye mâlolursa olsun duruşunu ve tavrını korur. Sonunda Allah'ın yardımıyla gayesine ulaşmaya muvaffak olur; artık o bizi biz yapan değerleri gençlere sevdirerek tanıtan usta bir tarih ve edebiyat anlatıcısıdır.

Tarihin kuytu köşelerinde unutulmaya terk edilmiş simaları bulup çıkaran, bize anlayabileceğimiz bir dille takdim eden edebiyatçımızı, kitaplarından dolayı zaten tanıyorsunuz. Onun sayesinde birçok tarihi olayın esrarengiz yönlerini öğrendik ve divan şiirini ilk kez onun sayesinde bu kadar sevdik. Prof. Dr. İskender Pala ile sizin için sohbet ettik.

Prof. Dr. İskender Pala: 1958, Uşak doğumlu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi (1979). Divan edebiyatı dalında doktor (1983), doçent (1993) ve profesör (1998) oldu. Divan edebiyatının halk kitlelerince yeniden sevilip anlaşılabilmesi için klasik şiirden ilham alan makaleler, denemeler, hikâyeler ve gazete yazıları yazdı. Düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip edildi.

“Divan Şiirini Sevdiren Adam” olarak da tanınan İskender Pala, Türkiye Yazarlar Birliği Dil Ödülü’nü (1989), AKDTYK Türk Dil Kurumu Ödülü’nü (1990), Türkiye Yazarlar Birliği İnceleme Ödülü’nü (1996) aldı. Hemşehrileri tarafından “Uşak Halk Kahramanı” seçildi. Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk, Katre-i Matem ve Şah&Sultan adlı romanlarının baskıları yüz binlere ulaştı, pek çok ödül aldı. Türk Patent Enstitüsü tarafından marka ödülüne layık görüldü ve adı tescillendi.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş, araştırma ve yayın faaliyetleri yürütülmesi görevlerinde de bulunan Prof. Dr. İskender Pala, inançlı kimliği sebebiyle 28 Şubat sürecinde irtica suçlamasıyla mağdur olanlar arasındaydı. Evli ve üç çocuk babası olan Pala, halen Uşak Üniversitesi öğretim üyesidir.

İslamî Hayat: Öncelikle teşekkür ediyoruz, bize zaman ayırdığınız için. Bize tarihimizi tanıttığınız ve divan edebiyatımızı sevdirdiğiniz için de ayrıca teşekkür ediyoruz. Gerçekten de gençlerin severek okuduğu yazarlarımızdansınız. Eserlerinizi okurken adeta bir zaman makinesiyle tarihte yolculuk yapar gibi oluyoruz. Ne yazık ki tarih ve edebiyat dersleri, kuru bilgi yığını ile tarihimizi ve edebiyatımızı sevdirmekten uzak. Siz ise “önce hocayım, akademisyenim sonra kültür adamıyım” dediğiniz halde tarih ve edebiyatı sevdirerek öğretiyorsunuz. İlk sorum, neden tarihimizi öğrenmek önemli?

Prof. Dr. İskender Pala:
Önce şunu düzeltelim, ben okuyucumu tarihe götürmeyi değil geçmişten bir takım şeyleri okuyucuma getirmeyi istiyorum. Okuyucum tarihinden aldığı güçle: “Ben bunlara sahip olarak kendi kimliğimi edinebilirim ve bu kimlikle sağlam adımlarla geleceğime yürüyebilirim,” diyebilsin istiyorum. Çünkü geçmişe dair bir takım güzellikleri tanıyarak kimliğimizi biraz daha zenginleştirdiğimizde geleceğe yürüyüşümüz daha güvenli olacaktır. Ben bu açıdan gelecek nesli geçmişe bağlayan bir köprü olmak istiyorum. Tarihin satır aralarında çok dolaştım. İzbe koridorlarını da aydınlık dünyalarını okudum, öğrendim. Öyle adamlara rastladım ki; “Bu çağda yaşasa, eteğine tutunsam kurtulup gitsem” dedim. Aynı tarih içinde öyle adamlara da rastladım ki; yaptıklarına, bize bıraktıklarına baktım, “Benim atam bu herifse olmaz olsun” dedim. İşte bu sebeple “bugünün gençlerine ne yansıtırsam faydalı olurum,” diye bunu bir sorumluluk edinerek yazıyorum. Bence yazarlık hesabı verilmesi gerek en bir kutsal vazife. Allah (c.c.) bana ahrette namazdan, oruçtan sorduğu gibi kalemden de soracak, diye inanıyorum.

İslamî Hayat: Günümüzde eğitim denilince daha çok geleceğin dünyasına hazırlamayı anlıyoruz. Bu yüzden de geçmişle ilgilenmenin önemini yeterince kavrayamıyoruz. Geleceğin dünyasında tarihi bilmek neler kazandırabilir?

Prof. Dr. İskender Pala:
Belki farkında değiliz ama günümüzde kültürler savaş veriyor. Heybemizdeki kültürün ne kadar kıymetli olduğunun farkına varmadan geleceğin dünyasında var olamayacağız. Bugün ileri ülkelerde fertlere temsil ettikleri kültür kadar değer veriyorlar; yakında devletler de böyle olacak! Şöyle denecek: "Benim kültürüm daha zengin, sen kaç paralık devletsin!" Savaşlar da bu zeminde, yani ekonomi, kültür, bilim, medeniyet birikimi sahasında bir rekabet şeklinde yapılacak. O güne hazır olabilmek için eski şairlerimize, yani atalarımıza, yani kendimize bir dönüp bakmamız gerekiyor. Geçmişimizle barışarak yaşarsak var olabileceğiz. Geçmişimizle ilgilenmek asla gericilik demek değildir. Dünyanın birçok devleti kendi otantik kültüründen bir şeyler taşıyorsa sanatçısını, şairini, yazarını alkışlar. Bizde ise suçlanmış, hapse atılmıştır. Çarpıklık burada...

İslamî Hayat: Siz de 28 Şubat döneminde ordudan atıldınız. Çok zor günler geçirdiniz. Bir dönem işsiz kaldınız. Biraz anlatabilir misiniz?

Prof. Dr. İskender Pala:
Evet 28 Şubat YAŞ toplantısında benimle birlikte yüz altmış kadar asker irtica sebebiyle ihraç edildi. Zor günlerdi elbette, kış ortasında lojmandan çıkarıldık. Ev eşyalarımızı bir yere depolayıp, çocukların okuluna yakın bir ev aradık. Ama kiralar çok yüksek, bende de para yok. Bir baba için en kötüsü de işsiz olarak evde oturmak. Çocuklar okula gidiyor, dönüyor beni evde oturmuş derin düşüncelere dalmış buluyorlar. Tabi ki “Hakkımda neler düşünüyorlardır kim bilir?” diye üzülür, kahrolurdum.

İslamî Hayat: Size bunu yapmalarının sebebi neydi?

Prof. Dr. İskender Pala:
Orduda dindar insanlar fişleniyor ve dışlanıyordu. Her ne kadar namazımı gizli kılsam da, herkes muhafazakâr olduğumu anlıyordu. Mesela kumar oynamıyorsunuz, içki masasına oturmuyorsunuz, ne olduğun, kim olduğun anlaşılıyor. Mesela Ramazan günü kokteyl verilir. Bu bir kamplaşma göstergesiydi zaten. Suçumuz neydi? Bakın, TSK’dan irtica nedeniyle üç bin kişi atıldı, bunların hiçbiri suça karışmadı. Halbuki hepsi silah kullanmayı bilen insanlardı, bir terör örgütü kursalar, neler olurdu? Onların sandığı gibi ülkeyi ele geçirmek istiyor olsalardı bunun için stratejiler hazırlayamazlar mıydı? Ergenekon ancak 300 civarında üyesiyle neler planlıyor görüyoruz. Çünkü bu üç bin kişi ülkesini seviyordu.

İslamî Hayat: Zor günleriniz olmuş ama yaşadıklarınız boşa gitmemiş. Zannederim çektiğiniz sıkıntılar size böyle güzel eserler vermeniz için güç ve maneviyat kaynağı olmuştur. Hani bir yerde kömürün elmaslaşması için çile çekmesi gibi… Tekrar eserlerinize dönecek olursak, divan edebiyatı gibi, uzun yıllardır kopuk olduğumuz bir sahada yazdınız ama yazdıklarınız çok sevilerek okundu. Bunun sırrı nedir?

Prof. Dr. İskender Pala:
Evet, gençler -itiraf etmeseler de- divan şiiri ile karşılaştıklarında, öncelikle şöyle düşünüyorlardı: "Şimdi bu şair kim bilir ne kadar derin şeyler söyledi. Ben kim, bunu anlamak kim, boş ver." Hâlbuki divan şairlerimiz bugüne bire bir hitap edecek sözler söylemelerine rağmen kelimelerimizi değiştirdiğimiz için onları anlamaz olduk. Evet, divan şiirine bakışta en büyük yanlışlık: "Bu adamlar da bir şeyler söylemiş, anlaşılmıyor" deniyordu. Şimdi "Bu şairler bir şeyler söylemiş, neden anlamıyorum acaba?" diye sormanın zamanı. Artık onların fazlalığına değil de kendi eksikliğimize yanmanın vakti gelmiştir. Buradaki kopuşun sebebi bir iki değil, hayat değişmiş, düşünce değişmiş, kültür değişmiş. En önemlisi dilin değişmesi. Tarihi baştan inkâr eden bir toplumda yaşıyorsanız, bu şiirin güzel olduğunu kimseye anlatamazsınız. Öte yandan çok güzel gelişmeler de oluyor. Günümüz gençleri divan şiirinin içindeki güzelliği, sıcaklığı hissedebiliyorlar; aşinalık ve dostluklar yeniden kurulabiliyor. Bu güzelliğe sahip olmak isteyen çağımız insanlarının biraz kitap okumaları lâzım ve okunacak çok kitap var. Tabi ki divan şiirini anlamak için tarihi bilmek, tarihi anlamak için de divan şiirini bilmek şarttır. Bunlar bir elmanın iki yarısı gibidir. Divanların içerisinde tarihlerin kaydetmediği teferruat vardır, hisler, düşünceler vardır; tarihlerin içerisinde de divan şairlerinin hislerine, düşüncelerine zemin teşkil eden hâdiseler vardır.

İslamî Hayat: Genelde divan şiirinin toplumdan kopuk olduğu yönünde eleştiriler yapılmıştır. Yani toplumsal sorunları, insanların günlük hayatını ele almadığından, vesaire. Siz ne düşünüyorsunuz?

Prof. Dr. İskender Pala:
Evet, divan şiirinde toplumun problemleri fazla görülmüyordu, çünkü bir defa Osmanlı toplumu çok da problemli bir toplum değildi. Düşünün, mahallenin zenginleri, bir bir bakkalları dolaşıyor, borcunu ödeyemeyenlerin borçlarını ödeyip sildiriyor. Böyle bir toplumda sorunlar trajediye dönüşecek kadar büyür mü? O zamanlar güzellikler sessizce yaşanıyordu. Mesela ihtiyaç sahibi aileler bayram arefesinde kapılarında hediye paketleri bulurlardı. Aile fertleri bir arada yaşar, köşesine oturmuş ihtiyarlar etrafına bakınca arkasından duâ edecek olan evlat ve torunlarını görür, yaşama sevinci kazanırdı. Gençler de bir müddet sonra o köşede eli öpülecek olan kişinin kendisi olacağını bilirdi. Böylece toplum huzuru bozulmadan yüzyıllar akıp gidiyordu. Hem mahallenin dokusu, insan ıslahı için çeşitli tedbirler almıştı. Eğer toplumda bir ferdin ayağı kayar, doğru yoldan çıkarsa mahallenin ileri gelenleri onu yeniden kazanmak için ellerinden geleni yapardı. Toplum kendi problemlerini çözmenin yolunu bulduğu için bunlar fazla büyümüyordu. Daha sonraları toplumun problemlerinin arttığı dönemlerde ise edebiyat farklı bir kulvara girmişti.

İslamî Hayat: Peki şöyle sorsak, siz divan şairlerinin ruh dünyasına girdiğiniz zaman neler görüyorsunuz?

Prof. Dr. İskender Pala:
Divan edebiyatında bizim kültürümüzün geçmişiyle ilgili çok önemli ipuçları vardır. Mesela divanlara baktığınızda o zamanın sanatçısının dinî vazifelerini yerine getirirken daha coşkulu olduğunu görebilirsiniz. Klâsikleşme döneminde bizim şairlerimiz tamamen toplumun dinamiklerini esas alır. Neydi bunlar? İslâm dini, bu dine dayalı ilimler (tefsir, hadis, fıkıh vs.), tasavvuf, genel kültü, millî kültü, atasözleri, deyimler vs. Bunların hepsi divan şiirinin içine sindirilmişti. Zaten şairler de bunu söylemek zorundaydılar, çünkü kendileri öyle yaşıyorlardı. Şair, kendi çağının edebiyatını yaptığına göre kendi çağını anlatacaktı. Bir de şu var, şiir, atalarımız için bir ihtiyaçmış eskiden. Televizyonu olmayan, gazetenin, matbaanın icat edilmediği yıllarda; insanların sinemaya gidemedikleri, tiyatro seyredemedikleri zamanlarda şiir o toplumun tam merkezinde duran bir eğlence vasıtası, estetik boyutu, onu şekillendiren söz yapısının temeliymiş. Sözün değeri varmış ve değerli bir şey söyleyecekseniz, onu şiir formatında söylemek istiyormuşsunuz. Bugün söze değer verilmiyor. Alelâde lâflar söylüyoruz, küfürler ediyoruz vs. İncir çekirdeğini doldurmayacak şeyler. Söz diye söylediklerimiz bile eksik. Bağırıyoruz, sesimizi yükseltiyoruz, sözümüzün değerini düşürüyoruz. Böyle bir çağa bundan dört yüz sene önceki şairin baktığı o yüksek pencereden baktığımızda anlamamamız tabiîdir.

İslamî Hayat: Bugün içinde bulunduğumuz duruma geçmişten bakacak olursak, şu anda nasıl görünüyoruz?

Prof. Dr. İskender Pala:
Eskiden birlik vardı, toplum birbirine omuz vererek yekvücut olmuş bir cemaat halinde yaşardı. Şimdi kalabalıklar içinde yalnız yaşıyoruz. Eskiden bir sokakta on beş, yirmi hane olurdu ve bu sokağın itibarı ve statüsü oradaki bütün insanlar için önemliydi. Mahalleye yeni taşınan birisi ikametgâh ilmuhaberi alamazdı, o mahallede beş sene oturması gerekirdi. Fakat beş sene içinde kişiliği anlaşılır, ondan sonra mahallenin muhtarı, imamı, ihtiyar heyeti ve bekçisinin sizi “mahallemizdendir” diye tarif ederdi. Bir mahallede yaşayanlar birbirini tanırdı, aralarında akraba gibi bir bağ vardı. Mesela mahalleden birinin uzaktan bir akrabası gelse de onu evde bulamasa, kapı önünde kalmazdı. Mutlaka komşulardan biri onu evine alır, ağırlardı. Öyle bir güven, samimiyet ve yardımseverlik anlayışı vardı. Cemaat ruhu, mahalleyi destekleyen ve hemen hemen sorunsuz hâle getiren bir anlayış ortaya çıkarıyordu. Bugün bu anlayışın yerini birbirini tanımayan komşulardan oluşan apartman kültürüne bıraktığını görüyoruz. O zamanlar kapınızı açık bırakıp seyahate gitseniz geri döndüğünüzde bir iğnenizin bile eksilmediğini görürdünüz. İşte bizim medeniyetimiz böyle insanlar yetiştiriyordu. Çünkü biz insanı anlamlandırırken yatay hayatı içinde değil dikey hayatı içinde anlamlandırıyorduk. O anlayışı kaybetmemizle birlikte bugünkü sorunlar başlamıştır.

İslamî Hayat: İnşaallah yeniden o günlere dönebiliriz. Çok teşekkür ederiz bize zaman ayırdığınız için.


Sayı : 19
Büyük Kapak