Sıkıntıya Uğrayınca Ne Yapmalı?

Sayı : 11 / Ocak 2013, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Sıkıntıya Uğrayınca Ne Yapmalı?

Peygamber efendimiz, sallallahu aleyhi vesellemin hayatı, her insanın kendisine ders çıkarabileceği, farklı dönemlerden geçmiştir. Her haliyle ümmetine örnek olan Efendimiz, bunaltıcı derecede sıkıntılara da uğramış ve böyle zamanlarda nasıl hareket edileceğine dair güzel örnekler ortaya koymuştur.

Bilindiği gibi Allah Resulünün hayatı, yetimlik ve yoksullukla başlamıştır. Fakat o hiçbir zaman yılgınlığa düşmemiş, kendi zamanında yaygın olduğu halde içkiye ve kötü alışkanlıklara asla meyletmemiştir. Peygamberlikten önceki hayatında dahi yüksek ahlak ve fazilet değerlerine uygun yaşayan Efendimiz, çok çalışmış, dürüstlüğüyle saygı uyandırmış; böylece ticaret ve aile hayatına en güzel şekilde düzen vermiştir.

Onun hayatındaki sıkıntıların hiçbiri kendi kusurundan kaynaklanmış değildir. Uğradığı en ağır musibetler, peygamberlik vazifesini yerine getirmeye başladıktan sonra gördüğü eziyetlerdir.

Kendini Helak mi Edeceksin?

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam asil bir aileye mensup, itibarlı ve dürüst bir kişi olduğu halde tebliğ görevini yaptığı için hakaretlere ve iftiralara uğramış, dışlanmış, ambargoya maruz kalmış, yoksul düşmüş ve en sonunda hayatına kastedilmiştir.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam bütün bu sıkıntılar karşısında ne yapmıştır?

Elbette Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam da insandır; O da üzülmüştür. Hem yalnız kendisi için değil, “inanmıyorlar ve bu yüzden ebedi hüsrana düşecekler,” diye, insanlar için de üzülmüştür.

Cenab-ı Hak onun üzüntüsünü bize şöyle haber vermiştir:

“Onlar iman etmiyorlar diye adeta kendini helak edeceksin!” (Şuara: 3)

Ayetin devamında ise “Biz dileseydik gökten öyle ayetler indirirdik ki boyun bükmeye mecbur kalırlardı” buyrularak, Allah-u Teâlâ’nın kudreti hatırlatılır.

Demek ki bizi üzen bir durum karşısında “Ne olacak şimdi” diye paniğe kapılıp kendimizi helak etmemeliyiz. O durum ne kadar üzücü görünse de, Rabbimiz o hadise karşısında aciz değildir. Onun olmasına izin veriyorsa belki bilmediğimiz bir hikmeti vardır.

Elimizden gelen her şeyi yaptıysak artık bize düşen Rabbimizin ortaya çıkaracağı hikmeti seyretmektir.

Elbette başa gelen üzücü durumların da bir hikmeti vardır. En azından bizim kulluğumuzun derecesini göstermemiz için bir vesiledir. Hoşa gitmeyen durumlara rıza ile sabretmek kulluk edebinin bir parçasıdır.

Aslında kulu çeşitli olaylar perdesinin arkasından sıkan ve daraltan nihayetinde Rabbinin takdir ettiği kaderdir. Allah-u Teâlâ’nın güzel isimleri arasında el- Kabıd ve el- Basıt da bulunur ki, bunların manası, dilediğini daraltıp bunaltan, dilediğini genişlik verip rahatlatan demektir.

Kul bazen bir vesile ile veya hiçbir sebep yokken gönül darlığına duçar olur, bazen de rahatlığa kavuşur. Halis bir kul, darlığa düşünce Rabbine sığınır, yardım ister, kusurlarını ve acziyetini itiraf edip boynunu büker. Rahat ve huzura kavuşunca da yine Rabbine şükreder.

Mümin kulun kalbi hüzün ve endişe hisleriyle ümit ve sürur hisleri arasında hafif hafif dalgalanır. Çünkü bu dünyada tam bir emniyet yoktur. Nefis şeytan gibi iç düşmanlarla, dünya hayatının halleri ve imana saldıran çeşitli imtihanlarla çevrili bir durumdadır.

Böyleyken bir insan akıbetinden nasıl emin olabilir? Öte yandan rahmeti ve mağfireti bol bir Rabbi vardır. Öyleyken nasıl ümidini kesebilir?

İşte Peygamberimizin sünneti de tam olarak böyledir.

“Erihna Ya Bilal”

“Ahlakı Kur’an” olan Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam sıkıntıya düşünce namazda teselli arardı.

Namaz vakti yaklaşmışsa; “Yâ Bilâl! Bizi ferahlandır,” buyurduğu rivayet edilir. (Ahmed b. Hanbel, V/364, V/371)

“Gözünün nûru” buyurduğu namaz, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın en büyük gönül esenliğiydi.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam uzun uzun Kur'an ı Kerim tilavet ettiği namazlarında, sanki Rabbiyle sohbet ederdi. Zaten Rabbi de Kur'an ı Kerim ayetleriyle onun gönül sıkıntılarını teselli ediyor ve nasıl davranacağı bildiriliyordu:

“Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın Allah'ın ayetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde, sadece ele geçiremeyecekleri bir kibir (arzusu) vardır. Sen hemen Allah'a sığın çünkü işiten O'dur, gören O!

Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.

Kendin de sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek gariplerden gözlerini ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.” (Kehf: 28)

Ayetlerden anlıyoruz ki: sıkıntıya uğrayan kişi, Allah-u Teâlâ’ya sığınmalı, Kur'an ı Kerim okumalı, yoksul ve zayıf olsalar bile mümin ve iyi kimselerle beraber olup gereği gibi sabır göstermelidir.

Yine bir ayette sıkıntılı durumlarda müminlerle kafirlerin halleri şöyle karşılaştırılıyor:

“İnsan bir zarara uğrarsa tamamıyla Rabbine dönerek dua eder, sonra, ona bir nimet verdi mi, önceden ona dua ettiğini unutur ve halkı, onun yolundan çıkarmak için Allah'a eş koşar. (Onlara) de ki: “Kafirliğinle bir müddet geçin bakalım; hiç şüphe yok ki sen, cehennem ehlindensin.”

“Geceleri secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse, inkarcı gibi midir?”

“De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Doğrusu ancak, akıl sahipleri hakkıyla düşünür.”

“De ki: «(Rabbiniz diyor ki) Ey imân eden kullarım! Rabbinizden korkunuz. Bu dünyada ihsanda bulunanlar için bir güzellik vardır. Ve Allah'ın ülkesi geniştir. Şüphe yok ki, sabredenler için mükâfaatları hesapsız olarak ödenecektir.” (Zümer, 8- 9-10)

Bu ayetlerde insanoğlunun bir zaafına dikkat çekiliyor: musibete uğrayıp acizliğini görünce Allah’a yönelmesi, ancak Allah-u Teâlâ sıkıntıyı nimete çevirince O’nu unutuvermesi…

Ayetin devamında “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyrularak, böyle yapanlar kınanarak kötü akıbetleri zikredilmektedir.

Bundan sonra “Geceleri secde ve kıyam ile uzun uzun namaz kılanlar”dan bahsederken “Rabbini bilenlerin” nasıl olması gerektiğine işaret edilir.

Bu ayet “Sabır ve namazla Allahtan yardım isteyin…” (Bakara: 153) ayetinin de açıklaması gibidir. Demek ki yardım bekleyenler, “kıyamı ve kunutu uzun olan namaz”lar kılmalıdır. Zaten Efendimiz de “Hangi namaz faziletlidir?” sorusuna; “Kunutu uzun olan” diye cevap vermiştir. (Müslim, I, 520)

Ayrıca ayetteki “kanitün” ifadesi, âlimlerce “itaatkâr kimse” olarak da açıklanmıştır. Bu durumda, eğer Allah'ın yardımı isteniyorsa namazla beraber bütün emirlere de itaatli olmak gereklidir. (Taberani, Evsat, II, 224)

Bir diğer ayette ise sabredenlere yardım vaadiyle birlikte; istiğfar, hamd ve tesbih etmeleri emredilmiştir:

“Biz Peygamberimize ve inananlara hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde (kıyamette) elbette yardım ederiz. O halde sabret, çünkü Allah'ın va'di haktır; günahının bağışlanmasını dile ve akşam sabah Rabbini hamd ile tesbih et!” (Mümin 55)

Çare Aramalı

Peygamberimizin sıkıntılı anlardaki tek sünneti namaz ve duadan ibaret değildir. Bunun yanında O’nun sorunlarını çözmek için gerekli girişimlerde bulunmayı da ihmal etmediğini görüyoruz. Mesela hicret etmesi buna en büyük örnektir.

Mekke de vazifesini yapma imkanı kalmayınca Taif’e ziyaret gerçekleştirmiştir. Orada iyi karşılanmayınca Medine’ye hicret etmesi için izin gelmiştir.

Hiç kuşkusuz dünya hayatında kula düşen edeb, gerekli girişimi yapıp, tedbiri almaktır. Ancak bir işin neticesindeki başarıyı da Allah-u Teâlâ’dan beklemektir.

İnşirah suresi sıkıntılı durumlarda nasıl bir edebe ihtiyacımız olduğunu en güzel şekilde özetler:

“Göğsüne inşirâh vermedik mi? Ve belini büken ağır yükü indirmedik mi? Hem senin şânını yükseltmedik mi? İşte şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

O hâlde boş kaldığın zaman, hemen (başka bir işe giriş) yorul! Ve ancak Rabbini arzula!”

Demek ki mümin bir sıkıntı hissedince, üzerindeki nimetleri hatırlamalı, ümitvar olmalı, bir işte yorulursa diğerine koşmalıdır. Ancak sebeplere bel bağlamayıp sadece Rabbine rağbet etmelidir.

İstişare

Sıkıntılı hallerin bir sonucu da kişinin duygusallaşması ve ne yapacağını bilemez gibi olmasıdır. Hatta bazen öyle olur ki insan hiçbir şey düşünemez olur ve kendisini tamamen çaresiz hisseder.

Her ne kadar Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam bu gibi hallerden korunmuş olsa da, böyle zamanlarda nasıl davranmamızı öğretmek için bazen vahiy gelmemiş ve o da bize böyle durumlarda “istişare etme” sünnetini bırakmıştır.

Peygamberimizin hissiyatı karmaşıklaştıracak durumlarla karşılaştığında aklı eren kişilerle istişare ederek karar verdiği görülür. Mesela İfk hadisesi gibi, O’nu son derece rencide eden bir hadise karşısında Hz. Aişe hakkında aceleyle duygusal karar vermemiş,

Hz. Ali gibi ashabın ileri gelenlerinin, zevcelerinin ve Hz. Aişe'nin cariyesi Berire’nin fikrini almıştır. (Buhârî, Şehâdât 16)

Yine Hudeybiye anlaşmasının ve Umre yapmadan ihramdan çıkmanın kırgınlığıyla ashabının içine kapanmasına üzülen Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, kırgın bir şekilde hanımı Ümmü Seleme’nin yanına gelmiş ve ona durumu şöyle anlatmıştır:

"Hayret ey Ümmü Seleme! Ben insanlara ısrarla “Kurbanlarınızı kesin, traş olun, ihramdan çıkın!' diye emrettim, hiç kimse bu çağrıma cevap vermedi. Emrimi işittikleri halde sadece yüzüme bakıyorlar."

Akıllı ve tecrübeli bir hanım olan Ümmü Seleme radıyallahu anhâ:

"Ya Rasûlullah, sen kalk, kurbanlığına git ve kes. Onlar mutlaka sana uyacaklar ve kurbanlarını

keseceklerdir." Deyince Rasûlullah gider ve kurbanlık devesini keser. Aynen Ümmü Seleme validemizin dediği gibi, ashabı da teker teker kalkıp kurbanlarını keserler (Vâkidî II/613).

Sohbet Etmek

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem vahyin ağırlığı ve yaşadığı manevi haller sebebiyle de bazen büyük ruhani değişiklik geçirmiştir. Bu durumlarda normal hale dönmek için Hz. Aişe’ye “Konuş benimle Ya Hümeyra” buyurduğu rivayet edilmiştir. (Münâvî, Feyzu’l-kadîr, V, 228)

Demek ki insan bir duygu haline fazlaca kapıldığı zaman, onu sükûnete kavuşturacak kişilerle sohbet etmelidir. Ne de olsa “eşler birbirlerinin örtüsüdür” (Bakara 187) ve Rabbimiz, “Kendileriyle sükunete eresiniz diye size kendi nefsinizden eşler var edip, aranıza rahmet ve meveddet koyduk” (Rum 21) buyurmuştur. Öyleyse kişinin hanımıyla veya beyiyle konuşup dertleşmesi de içine gömüldüğü halden sıyrılmasına yardım eder, diyebiliriz.

Bütün bunlar gösteriyor ki Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam yaşadığı durumun gereği neyse onu yapmak, elden bir şey gelmediği zamanlarda ise Rabbine sığınmakla en güzel örneği ortaya koymuştur.


Sayı : 11
Büyük Kapak