İslam’da Ehl-i Beyt Sevgisi

Sayı : 21 / Kasım 2013, Konu Başlığı : Kültür-Sanat

Ehl-i Beyt, ev halkı demektir. Peygamberimizin ailesine mensup kişilere ve bilhassa onun soyundan gelenlere Ehl-i Beyt denilmiştir. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın oğulları küçük yaşta vefat etmiş, soyu kızı Hz. Fatıma ile onun oğullarından devam etmiştir.

Hz. Fatıma radıyallahu anha cennet hanımefendilerinden mübarek bir hanımdır. Allah Resulü “Fâtıma benden bir parçadır. Onu üzen beni üzmüş, onu sevindiren beni sevindirmiş olur.” methine liyakat kazanmış kızını, faziletçe kendisine denk bir kişiyle, iman edenlerin ilklerinden olan amcaoğlu Hz. Ali radıyallahu anhu ile evlendirmiştir. Evlendirdikten sonra da kızı ve damadının manevi durumuna çok dikkat etmiş, onlarla hususi bir şekilde ilgilenmiştir. Onlardan dünyaya gelen torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin radıyallahu anhümaya karşı sevgisi de birçok hadis-i şerifte zikredilmiştir.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam bu iki torunundan gelen zürriyeti zamanımıza kadar ulaşmıştır. Bunlardan Hz. Hasan'dan gelen kola "şerif", Hz. Hüseyin'den gelen kola ise "seyyid" denilmiştir. Her ikisinin de neslinden birçok âlimler yetişmiştir. Devrinin âlimleri Hz. Hüseyin’in sağ kalan tek oğlu Ali’ye e ilim, irfan ve evliyalık yolunda ulaştığı derece sebebiyle Zeynelâbidin (İbadet edenlerin ziyneti) unvanını vermişlerdir. Onun oğlu İmam Muhammed Bakır rahmetullahi aleyh de ilim, irfan ve takvasıyla tanınmıştır ve devrinin hadis âlimleri ondan hadis rivayet etmekle övünmüşlerdir.

Bu soydan gelen, İmam Cafer-i Sadık rahmetullahi aleyh hem tasavvuf silsilelerinde adı geçen, hem İmam-ı Azam’ı yetiştiren, hem İmam-ı Malik’in kendisinden hadis rivayet ettiği ve tanıyan herkesin takvasını methettiği büyük bir âlim ve mürşid idi. Onlardan sonra da ilim ve tasavvuf silsilelerinde ehl-i Beytten birçok değerli simayı görmek mümkündür. Abdulkadir Geylanî gibi nice yüksek şahsiyet hem kendi devrinin hem gelecek nesillerin rehberi olmuşlardır.

İslam dininde Ehl-i Beytin diğer insanlardan farklı bir durumu vardır. Onlar Allah Resulünün bize emaneti ve hatırasıdır. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam buyuruyor ki:

“Allah Teâlâ’yı, sizi nîmetleriyle perverde kıldığı için sevin. Beni, Allâh’ı sevdiğiniz için sevin. Ehl-i Beyt’imi de beni sevdiğiniz için sevin!” (Tirmizî, Menâkıb, 31/3789)

Allah-u Zülcelâl bizlere iman nimetinin bir şükrü ve Peygamberimizin bu yoldaki emeklerinin bir teşekkür nişanesi olarak bu hatıralara sahip çıkmamızı emretmiştir.

Bir ayet-i kerimede buyrulur:

“…(Ey Resulüm,) de ki: Ben (bu tebliğime karşılık) sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum…" (Şura, 23)

Bu ayette Peygamberimizin neslinden gelenlere karşı muhabbet duymamız, onun Peygamberlik vazifesini icra etme yolunda çektiği cefalara karşı bir minnet borcu olduğu hatırlatılmaktadır. Öyleyse Allah Resulünün neslini sevmek hem bir vicdan borcu hem de dini bir vazifedir.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Hum suyunun başında yaptığı konuşmada:

“Size iki mühim şey bırakıyorum. Biri, insanı doğruya götüren bir rehber ve nûr olan Allâh’ın kitâbı Kur’ân’dır. Ona yapışın ve sımsıkı sarılın!...

Bir de size Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum. Allah’tan korkun da Ehl-i Beyt’ime hürmet gösterin! Allah’tan korkun da Ehl-i Beyt’ime hürmet gösterin!” buyurmuştur.

Hadis-i rivayet eden sahabe Zeyd bin Erkam radıyallahu anhu:

“O’nun asıl Ehl-i Beyt’i, kendisinden sonra da sadaka almaları haram olan Ali, Akîl, Câfer ve Abbâs’ın âileleridir.” Diye açıklamıştır. (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 36)

Başta İmam-ı Azam ve İmam-ı Şafii olmak üzere pek çok Ehl-i sünnet âlimi, Ehl-i Beyte büyük bir hürmet ve muhabbet beslemişler, hatta bundan ötürü suçlandıkları zaman perva etmeden: “Eğer Ehl-i Beyti sevmek rafizilik (şiaların aşırı bir kolu) ise, bütün ins ve cin şahit olsun ki ben rafiziyim” demekten çekinmemişlerdir.

Ehl-i Beyte Zulmedenler Mel’undur

Ehl-i Beyte zulmeden ve haklarını ifa etmeyen idareler nefretle anılmışlar, halktan yeterli desteği bulamamışlardır. Nihayetinde uzun ömürleri olamayıp yeryüzünden silinmişlerdir.

Bilhassa Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin muhabbetle bağrına bastığı, öpüp kokladığı, namazlarında bile mübârek sırtından indirmeye kıyamadığı aziz torunu Hazret-i Hüseyin’e karşı işlenen cinayet, İslâm târihi boyunca bütün ümmetin lanetlediği en zalimce bir saldırıdır.

Bu cinayeti işleyenlerin her biri, hem ümmetin hem de Allah’ın gazabına dûçâr olmuş, rezil bir şekilde öldürülmüşlerdir. Buna razı olan, canileri gerektiği gibi cezalandırmayan ve Ehl-i Beyti kötüleme gibi bir çirkinliğe tevessül edenler de, nefretle anılan bir ad bırakarak tarihin çöplüğüne gitmişlerdir.

Emeviler dönemindeki kesinti haricinde İslam devletleri genellikle Allah Resulünün ailesine hürmet göstermeye gayret etmişlerdir. Bu hem bu idarecilerin halk nezdinde itibar görmeleri için bir mecburiyet hem de kendileri için adeta bir meşruiyet kaynağı olmuştur.

Ehl-İ Beyte Karşı Vazifelerimiz

Ehl-i Beyti sevmek, en başta onlara zulmetmemeyi, dil uzatmamayı, hayırla anıp hürmet göstermeyi gerektirir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin âline karşı hissedilmesi icap eden sevginin bir gereği de onlara salât-ü selam getirmektir. Kendisine salâvat okumamızı emreden ayet-i kerimeyi tefsir ederken Peygamberimiz ailesine de salâvat getirmemizi istemiştir.

“Gerçekten Allah ve melekleri, Peygamber'e salât ederler, ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam teslimiyetle selam edin." (Ahzab: 56) ayeti nazil olduğu zaman ashab-ı kiram, “Ey Allah'ın Resulü size nasıl salâvat edelim?” diye sormuştu.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ise şöyle cevap vermiştir:

"Ey Allahım İbrahim'e ve ailesine salât ettiğin gibi Muhammed'e ailesine de salât eyle. İbrahim'i ve ailesini mübarek kıldığın gibi Muhammed'i ve ailesini de mübarek kıl. Muhakkak sen övülen ve yüceltilensin." (Buhârî, Enbiyâ, 10)

Peygamberimizin emri ile biz bu salâvat-ı şerifeyi her gün beş vakit namazımızda, et- Tehıyyatü duasından hemen sonra okuyoruz.(halkımız tarafından salli- barik olarak bilinir.)

Peygamberimizin nesline karşı görevlerimiz bununla bitmez. İslam dini, yoksul durumdaki Müslümanlara zekât alma hakkı tanır. Fakat Ehl-i Beyt yani seyyidler ve şerifler muhtaç duruma düşseler bile zekât alamazlar. Çünkü zekât almaya muhtaç olmak onların itibarını zedeler ve bu da onlara gösterilmesi gereken hürmete uygun düşmez.

Buna mukabil, Ehl-i Beyte mensup kişilerin hayatlarını kazanmak için rastgele mesleklerle iştigal etmeleri de uygun olmaz. Aksine aileden gelme bir görgü ve kültür aktarımı ile İslam ahlakını ve ruhunu en iyi şekilde bilen bu ailenin mensuplarının, geçim kaygısından kurtularak mümkün olduğu kadar ilim ve irşad gibi vazifeleri yürütmesi gerekir. Ümmetin de Peygamberimizin neslinden gelenlere bu şerefli vazifelerini yapmaları için destek olma mecburiyetleri vardır. Bu sebeple Ehl-i Beyt’in İslam toplumunun ganimet, fey gibi gelirlerinden hisse alma hakları vardır.

Abbasi devletinden itibaren itibarlı İslam devletleri Ehl-i Beyt’e karşı vazifelerin ifa edilmesi noktasında bazı tedbirler almışlar, bu işin yönetimi için Nakîb-ül Eşraf adlı müesseseyi kurmuşlardır. Osmanlı devleti de İslam dininin devlete yüklediği bu görevleri en iyi şekilde yapmak için Nakîb-ül Eşraflık müessesesine layık olduğu özeni göstermiştir.

Nakîb’ül-Eşraf Müessesesi

Nakîb kelimesi, sözlükte bir topluluğun veya kabilenin reisi veya vekili anlamına gelir. Ancak İslam medeniyetinde daha çok, Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin soyundan gelen kişilerin işlerini görmek üzere onların içlerinden seçilen liderler veya vekiller için kullanılmıştır.

Nakîb’ül-Eşrâflık ünvanı II. Bayezid döneminde, Padişahın hocası Seyyid Mahmud’un, şerif ve seyyid teşkilâtının başına getirilmesi ile başlamıştır. Seyyid Mahmud, Arap ülkelerinde seyyid ve şeriflere nezaret eden kişiye "Nakîb’ül-Eşrâf" denildiğini, kendisine de bu ünvanın verilmesini talep etmiştir. Bundan önce Yıldırım Bayezid döneminde, Emir Buhari talebelerinden Bağdatlı Seyyid Ali Nita' b. Muhammed adında bir zatın Anadolu'daki seyyid ve şeriflere nâzır tayin edildiği görülmektedir.

Nakîb’ül-Eşraflık makamına getirilenler, genellikle ilmiye sınıfından, takva ehli bir kişi olurdu. Bazen kadılık vazifesinden emekliye ayrılan zatların bu vazifeye tayin edildiği görülmektedir.

Nakîb’ül-Eşrâf adı verilen kişinin en önemli vazifesi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin neslinden gelenlerin neseplerini kaydetmek, doğumlarını ve ölümlerine dair bir defter tutmaktı. "Şecere-i Tayyibe" adı verilen bu defterlerde her seyyid veya şerifin ismi, hüviyeti, silsilesi, evlâdı, ahvâli ve ikâmetgâhına dair bilgiler bulunurdu.

Böylece zaman zaman halkın duygularını istismar etmek veya seyyidlere tanınan imtiyazlardan faydalanmak için ortaya çıkan sahte seyyidlere (müteseyyid) mani olunuyordu. Allah Resulünün soyundan gelenler temessük ismi verilen bir belgeye sahip olurlardı.

Ayrıca Abbasiler devrinden itibaren seyyid ve şeriflerin yeşil sarık sarma imtiyazlar vardı. Bu sarık onların Peygamberimizin soyundan geldiğinin işaretiydi ve diğer insanların onları tanıyıp hürmet göstermelerini sağlardı.

Nakîblerin önemli bir görevi de, İslam devletinin bütçesinden Ehl-i Beyte ait hisseyi teslim almak, ihtiyacı olan veya kendini ilme adamış bulunan seyyid ve şeriflere uygun bir şekilde dağıtmaktı.

Bunun yanında Nakîb’ül-eşrâflar, Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ailesinin mensuplarının genel bir velisi hükmündeydi. Mesela onların uygunsuz mesleklere girmelerine engel olur, hanımların denkleri olmayan erkeklerle evlenmelerine izin vermezdi. Şayet seyyid ve şeriflerin kanunlara aykırı bir hali olursa, İstanbul'da ise nakîbül-eşrâf, taşralarda ise kaymakam özel bir usulle muhakeme ederlerdi. Eğer ceza verilecekse önce şerefli soyunu temsil eden yeşil sarık başından alınır, hürmet ifadesi olarak öpülürdü. Ceza işleminden sonra kişiye iade edilirdi.

Nakîb’ül-eşrâflık makamının aile içi meselelerdeki bu görevleri yanında topluma karşı da görevleri vardı. Her şeyden önce Nakiblik, şeref itibariyle, toplumda en yüksek mertebelerden biri kabul edildiğinden halifenin nezdinde en yüksek derecedeydi.

Halifelerin cülus, yani tahta çıkma töreninde onlar en önemli davetliler arasında birinci sıradaydılar. Onlar huzura girince Padişah ayağa kalkardı, ilk önce Padişah’a Nakibler biat ve dua eder, sonra protokolde sırası gelenler biat ederlerdi. Yeni Padişaha kılıç kuşatmak, bayram tebriklerinde ilk kabul edilen misafir olmak gibi öncelikler de nakîbül-eşrâfa aitti.

Sefere çıkılacağı zaman Peygamberimizin sancağını temsilen Sancak-ı Şerif padişah tarafından Nakib-ül-Eşrafa teslim edilirdi. Nakîb eğer sefere katılacaksa seyyidler cemaatiyle beraber bu sancağı taşıyan alemdarın yanı başında yürüyerek tekbirler getirirdi.

Padişahlar tarafından Nakib-ül-Eşrafa hitaben yazılan ferman ve beratlarda da Peygamberimize karşı duyulan hürmetin bir ifadesi olarak saygı ve sevgi ifadeleri kullanılırdı. Onlara zemzem dağıtma vazifesi ve adalet dîvanı reisliği gibi yüksek memuriyetler verilirdi.

Onlar da Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin nesline yakışan bir emniyet ve saygınlıkla bu vazifeleri güzelce icra ederlerdi.

Osmanlı devletinde bunlara ek olarak Ehl-i Beyt için vakıflar kurulmuş, tahsisatlar bağlanmış, vergi muafiyetleri getirilmişti. Bu uygulamaların ortak maksadı Ehl-i Beyt'in neseplerinin şerefini muhafaza ederek kendilerine yakışan bir hayat içinde olmalarıydı.

Ümmetin Ehl-i Beyt mensuplarına karşı minnet ve vefasının bir işareti olan bu müesseseler Osmanlı devletinin ortadan kaldırılmasına kadar görevine devam etmiştir. Ne yazık ki Osmanlı devletinden sonra Ehl-i Beyt de sahipsiz kalmış ve onların sevgisi sadece siyasi çekişmelere konu haline getirilmiştir.

Bugün Ümmet-i Muhammed’e düşen görev, kısır çekişmeleri bir yana bırakıp Ehl-i Beyte yeniden nasıl sahip çıkılması gerekiyorsa öyle sahip çıkmaktır.


Sayı : 21
Büyük Kapak