Süleyman Zeki Bağlan: “İstanbul’un Her Köşesi İslam Eserleriyle Mühürlüdür”

Sayı : 57 / Kasım 2016, Konu Başlığı : Röportaj

Süleyman Zeki Bağlan, 1947'de Samsun'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat-Türkiyat ve Tarih bölümlerinde okudu. Rumeli üzerine doktora çalışması yaptı. Tarih öğretmenliğinden 2005 yılında emekli olduktan sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul Metropolitan Planlama (IMP) Danışmanlığı ve Alan Yönetimi Danışmanlığı yaptı. Halen Kentsel Dönüşüm projesinde tarih danışmanlığı yapmaktadır. Kültür çevrelerinde Osmanlı'ya ve İstanbul'a hayranlığı ile ünlenen tarih hocasının Hırka-i Şerif Semt Tarihi, Yakın Tarih ve İstanbul üzerine çeşitli makaleleri yayınlanmıştır.

Kültür tarihçisi Süleyman Zeki Bağlan; İstanbul'daki tarihi yapılar uzmanıdır. Özellikle Boğazdaki saraylar, hisarlar, camiler, yalılar, köşkler, konaklar, ağaçlar, burunlar, mesire yerleri, semt isimleri ve daha birçok konuda engin bilgi birikimi ve eşsiz anlatımıyla Boğaz turlarının vazgeçilmez rehberidir.

“Yüz elli yıldır İstanbul’la ilgili olan ilmiye sınıfından gelen bir ailenin ferdi olarak amacım: bu şehirde yaşayan insanlara, özellikle ve öncelikle de gençlere İstanbul’un Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin tarihi eserleri ile sosyo-kültürel yapısını anlatarak, bir ‘medeniyetler beşiği’nde yaşadıklarının farkına varmalarına yardımcı olabilmektir.” Diyen, Süleyman Zeki Bağlan ile sizin için sohbet ettik.

Süleyman Bey, öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Siz bir tarih öğretmenisiniz. Lise öğretmenliğinin yanı sıra İstanbul gezilerinde rehberlik yaparak tarihi mekanların ibretli hikayelerini gelecek nesillere aktarmaya kendinizi adamış bir öğretmenimizsiniz. Öncelikle “Tarih nedir, tarihi bilmenin önemi nedir?” diye sormak istiyoruz.

Süleyman Zeki Bağlan:
Derler ki, “Tarih bir milletin hafızasıdır.” Gerçekten de tarihini gelecek nesillere öğretmeyen bir millet adeta hafızasını kaybetmiş bir insan gibidir. Bilhassa gençler, tarihlerini öğrenerek dostunu düşmanını tanır. Ecdadının başarılarını öğrenip bundan güç alırken hatalardan da ders çıkarır. Bu sebeple tarihi doğru bir şekilde, kendi bakış açımızdan öğrenmek çok önemlidir.

Öğretmenliğim sırasında talebelerime bir milli tarih şuuru sahibi olmalarını devamlı öğütledim. Çok okumalarını din, dil ve tarihlerine sahip çıkmalarını aşılamaya çalıştım.

Tarih öğretmenleri, millet olma şuurunu, gençlerin yüreğine nakış nakış işleyen sanatkârlardır. Yeni yetişen nesillerin hayata bakışını anlamlandırarak, bu dünyadaki sorumluluklarını bilmeleri için nasıl bir millet olduklarını bilmeleri gerekmektedir. Gençlerin kendi milletinin inanç, kültür ve değerlerini benimsemesi için de mutlaka tarih şuuruna sahip olmaları gerekir.

Bizim milletimiz, yetiştirdiği nesillere yüksek ahlaki değerleri mayalayarak sevgi, saygı, adalet ve merhametle birlikte yaşama sanatını en güzel şekilde dünyaya göstermiştir.

Efendim, siz tarih eğitimine bizzat tarihi mekanlarda, gezilere rehberlik ederek vermeye devam ediyorsunuz. Batıda da eğitimi dört duvar arasında değil, müzelerde, tarihi mekanlarda geziler eşliğinde vermenin önemi biliniyor. Gençlerin sıkıcı, ezberci bir eğitim yerine tarihi teneffüs edebildikleri mekanlarda, hadiseleri göz önünde adeta canlandıran hatıraların içinde dolaşarak eğitim almalarının büyük faydası var muhakkak. İstanbul, yüzlerce yıl İslam aleminin birliğini dirliğini sağlamış olan bir cihan devletinin payitahtı olarak çok değerli tarihi mekanlara ev sahipliği yapıyor. Peki biz bu değerlerin ne kadar farkındayız?

Süleyman Zeki Bağlan:
Her yanı tarih kokan, her tarafı camiler, saraylar, köşklerle dolu bir şehrin sokaklarında dolaşıyoruz, ama insanlarımızın çoğu bu mekanları yeterince tanımıyor, buralarda yaşamış ecdadımızı ve bu mekanda cereyan etmiş tarihi hadiseleri bilmiyor. Mesela Yıldız sarayı, II. Abdulhamid Han’ın hayatına ve devleti idare ettiği o devrin hadiselerine dair hatıralarla doludur. Abdulhamid Han’ın misafirlerini ağırladığı ve Osmanlı sultanlarının gelenek haline getirdiği Huzur Derslerinin verildiği Çit Kasrı, Cuma namazından sonra ailesini toplayarak birlikte vakit geçirdikleri, ikindi namazını cemaatle kıldıkları Has Bahçesi, kütüphanesi, marangozhanesi hep onun kişiliğini anlatan mekânlardır. II Abdulhamid Han'ı anlamak isteyen herkesin Yıldız Sarayını gezmesini tavsiye ederim.

Size şu hatıramı anlatayım, en azından fikir verecektir. Ülkemize gelen turistler, İstanbul'u gezerek tarihi yerleri inceliyorlar, bilhassa Bizans kalıntılarının fotoğraflarını çekiyorlar. Hatta bir turist grubun İstanbul'da kaybolmuş Bizans eserlerinin 3 boyutlu çizimlerini yaparak ecdatlarına sahip çıktıklarını gördüm. Fakat biz, Osmanlı döneminde inşa edilmiş, daha sonra viran olmuş, nice tarihi binayı koruyamadığımız gibi hatta onlara dair yeterli bir çalışma dahi yapmış değiliz.

Hâlbuki beş buçuk asırdan fazla bir zamandır yaşadığımız; Sultan Abdülhamid Hanın ifadesi söyleyecek olursak, bu “Belde-i Tayyibe” bize Allah'ın bir lütufudur. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem fethini müjdelediği bu efsunkâr şehir, Medine’nin kardeş şehridir. Her köşesi İslam eserleriyle mühürlü olan İstanbul, Müslümanların İstanbul’udur.

Fatih Sultan Muhammed Han, Rumeli Hisarını yaptırdığı zaman Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin ismini, planla toprağa işlemiştir.

Ortaköy’den Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Haliç, Süleymaniye, Fatih, Yavuz Selim Cami yani tarihi yarımada çok güzel görülür. İşte bu manzara İstanbul’un işgali sırasında bir kartpostal halinde basılıp, camilere ve belli başlı yerlere yapıştırılmıştır.

Üzerinde şöyle bir yazı vardır: “Bu Şehir Kimindir?” Altındaki satırda da “Bu Eserler Kiminse Bu Şehir Onundur,” yazmaktadır.

Fatih camiinin müezzin mahfilinin üzerinde asılı bir tablo vardır. Bu tablonun üzerinde bir dünya küresi, ortasında Kabe-i Muazzama, hemen yanı başında Medine-i Münevvere var. Bir tarafında Yıldız Sarayı’nın medhali, kubbeleri ve minareleriyle İstanbul silueti ve Hamidiye Camii, gökyüzünde de gezegenler yer alıyor. Bir tarafına Topkapı Sarayı, bir tarafında da Hicaz Demiryolu çizilmiş. Sarayın balkonunun üzerinde bir rahle var ve üzerine Kuran-ı Kerim konmuş. Osmanlı'nın dünyaya adaletle hizmet ettiğini ve Kâbe-i Muazzama ve Medine-i Münevvereyi dünyanın kalbi olarak telakki edip oraya hizmet götürmeyi milletimizin şeref addettiğini anlatan bir tablodur.

1905 tarihli bu yağlıboya tablo II. Abdülhamid Han dönemine aittir. Bu tablonun ilginç ve bir o kadar da ibretlik hikâyesi vardır. Bu tabloyu Mihmânizâde Muhammed Ali Bey, kayınpederi, şeyhül İslam Mustafa Sabrî Efendi’ye ithâfen yapmıştır. Sabrî Efendî hicret etmek mecbûriyetinde kalınca, tıpkı memleketi terk eden Osmanlı Sultanlarının hânelerini talan edip, içindeki pek çok târihî ve antik değere sahip kıymetli eşyaları yağmaladıkları gibi bu konağı da yağmalamışlar. O yağmada bu resmi ele geçiren adam seneler sonra bunu Malta’da satışa çıkarmış.

Satış esnasında tabloyu bir hanımefendinin satın aldığını gören bir beyefendi bunun çalıntı bir eser olduğunu söyleyince o hanım da eseri Fatih camiine getirip, bağışlıyor ve böylece yüz yıla yakındır orada asılı duruyor. Bu resim daha sonra cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından restore edildi.

İşte böyle nice eserler talan edildi. Çünkü gençlerimiz ecdadının bıraktığı eserlerin üzerindeki kitabeleri okuyamaz durumda. Hâlbuki Japonlar çok zor olan alfabelerini öğrenmekten vazgeçmiyorlar. Yeni yetişen nesillere Osmanlıca öğretmemiz lazım.

Osmanlı, İslam birliğini ve medeniyetini temsil eden son kaleydi ve bu yüzden çok saldırıya ve ihanete uğradı. Peki Osmanlıyı Osmanlı yapan değerler nelerdi? Batıyla mukayese edersek bir Osmanlı şehrinin özellikleri nelerdir?

Süleyman Zeki Bağlan:
İstanbul, Fatih Sultan Muhammed Han tarafından fethedilmeden önce Roma'ya ve Bizans'a başkentlik yapan büyük bir şehirdi. Ancak bir iktidar mücadelesi sebebiyle 4. Haçlı Seferi ile şehri istila eden Latinler 1204’ten 1261 yılına kadar yağmalayarak geride harabe bir şehir bıraktı. İstanbul fethedilince, Fatih Sultan Mehmed Han Anadolu ve Rumeli’den birçok farklı halkları getirip yerleştirdi. Herkesin kendi inancında serbest olduğu Osmanlı’da Rumlara ve Ermenilere de patrikhane kurma hakkı verildi. Ancak elbette İstanbul bir İslam şehridir.

Biliyorsunuz, şehirler, meydanların etrafında kurulur. Şehrin merkezindeki meydan o şehrin ruhunu yansıtır. Osmanlı'da İstanbul'un merkezini cami ve külliyelerin oluştururdu. Çarşılar ve mahalleler, külliyelerin etrafında inşa edilir, yollar da çevresinden geçirilirdi.

Batıda ise meydan kavramında akla büyük alanlar gelir. Etrafında ise kafeterya gibi insanlar vakit geçirecekleri yerler yapılır.

Bizans zamanında İstanbul halkı, başta su ihtiyacı olmak üzere birçok ihtiyaçları konusunda büyük sıkıntı çekiyordu. Bizanslılar su ihtiyacını sarnıçlarla, yani durgun su ile gideriyordu. Şehre su getirerek ihya eden Osmanlıdır. Osmanlı Silivri ve Belgrad taraflarına devasa su tesisleri yaptı. Çünkü biliyorsunuz, bizim medeniyetimiz temizliğe çok önem verir. Bunun yanında halkın su ihtiyacını karşılamak en büyük sadakadır.

Osmanlı medeniyeti tabiatla iç içe, tabiata zarar vermemeye özen gösteren bir medeniyettir. Osmanlı devrinde bir bina inşa edileceği zaman o arazinin ve bölgenin topografik yapısına uygun binalar inşa ediliyordu.

Allah razı olsun Süleyman Bey. Çalışmalarınızda başarılar diliyoruz. Allah-u Zülcelâl hizmetlerinizi kabul etsin.


Sayı : 57
Büyük Kapak