Süleymaniye’nin Sırları

Yazar : Emre Uyar
Sayı : 42 / Ağustos 2015, Konu Başlığı : Delikanlıca

Furkan bugün çok heyecanlıydı. Çünkü tarih öğretmenleri onları Süleymaniye camiini gezmeye götürecekti.

Ömer Hoca tarih dersine daha fazla ilgi duymaları için öğrencilerini böyle gezilere götürmenin çok faydalı olduğuna inanıyordu. Geziden en iyi derecede faydalanmaları için öncesinde onlara bir görev vermişti:

- Çocuklar, gezi sırasında size bilgiler vereceğim. Ama siz de biraz araştırma yapın. Böylece gördüğünüz şeylerin özelliklerini daha iyi fark edersiniz. Öğrenciler hemen;

- İnternette istediğimiz bilgiyi bulabiliyoruz, dediler. Öğretmenleri ise,

- Bilgiye ulaşmak kolaylaştı ama değerini de yitirdi. Asıl bilgi insanın aklında yerleşen ve hayata bakışına tesir edendir. Sizden bunu bekliyorum. Haftaya bu geziden ne anladığınıza dair yazı hazırlamanızı isteyeceğim, dedi.

Öğrencilerin çoğu bu görevden hoşlanmamıştı. Furkan ise bunun çok değerli bir fırsat olduğunu düşündü. Önce Süleymaniye Camiine dair araştırma yaptı.

İnternette çok bilgi vardı, çok ilginç hikâyeler de… Doğrusu bu kadar şaşırtıcı bilgilerle karşılaşacağını hiç bilmiyordu. Yaptığı bu ön araştırma, gezi sırasında çok işine yaradı.

Süleymaniye camiine yaklaştıkları zaman Ömer hoca sordu:

- Çocuklar, bu camiyi kim yaptırmıştır? Bazı öğrenciler aceleyle cevap verdi:

- Mimar Sinan!

- Mimar Sinan yapmıştır ama ben yaptıranı sordum. Furkan:

- Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı külliyedir, dedi. Ömer hoca Furkan’a

- Külliyedir, doğru. Peki külliye ne demektir? Furkan; bunu da biliyordu:

- Vakıf olarak yaptırılan, cami, medrese, çarşı, kütüphane, hamam, aşevi, kervansaray, hastane bölümlerinden oluşur. Yani halka hizmet eden kurumlar bütünü.

- Aferin Furkan, belli ki benim istediğim şekilde araştırma yapmışsın. Bakın çocuklar, şu gördüğünüz binalar Süleymaniye Medreseleri diye meşhur olan eğitim kurumlarıydı. Burada beşi lise seviyesinde, biri fakülte, biri de ihtisas bölümü olmak üzere yedi medrese kurulmuştu. Ayrıca caminin sağ tarafında bulunan binalar, sıbyan mektebi yani ilkokuldu. Buralar daha sonra Süleymaniye Kütüphanesine çevrilmiştir. Burada sadece din bilgileri okutulmuyordu, köşedeki bina tıp medresesiydi. Şifahane ve doğum evi olarak kullanılmıştır. Yine o zamanlar imarethane olarak kullanılan bina daha sonra Türk İslam Eserleri Müzesine dönüşmüştür. Din dersleri okutulan medreseler arasında da Dar’ül- Hadis en meşhurudur.

Süleymaniye camisine girdikleri zaman çok büyük sütunlar gördüler. Hocaları anlatmaya devam etti:

- Çocuklar, kubbeyi taşıyan bu büyük sütunlara fil ayağı denir. Bu sütunların yüksekliği 53, çapı ise 26 metredir. Caminin dengesi kusursuzdur. Zaman içinde İstanbul şehrini sarsan depremler burada tek bir çatlağa bile sebep olmamıştır.

Bütün öğrenciler kubbeyi seyrederken Furkan öğrendiği bir bilgiyi paylaşmak istedi:

- Öğretmenim! Mimar Sinan camide sesin yansımasını kuvvetlendirmek için kubbenin köşelerine, küpler yerleştirmiş, öyle değil mi?

Öğretmeni Furkan’a takdir ederek baktı:

- Evet, bu sayede camide hassas bir akustik meydana gelmiştir. Hatta bunun bir hikâyesi de vardır. Bir gün Padişaha “Mimar inşaatı bitirmek için uğraşacağına nargile içmekle uğraşıyor” diye şikâyette bulunmuşlar. Padişah aniden inşaatı teftişe gelince gerçekten de Mimar Sinan’ı nargile höpürdetirken bulur. “Bu ne iştir mimarbaşı!” diye gürler. Ancak mimarın nargilesinde tütün yoktur, sadece suyu fokurdatmaktadır. Maksadı cami içindeki sesin yayılışını ölçmektir. Bunu görünce dedikoduların asılsız olduğunu anlar.

Furkan iyice heyecanlanmıştı. Bütün bildiklerini paylaşmak istiyordu:

- Öğretmenim, bir de kandillerin isini toplayıp, mürekkep yapılmasını sağlayan is odaları varmış, öyle değil mi?

- Evet, Furkan. Mimar Sinan, hava akımını hesaplayarak, kandillerin isinin toplanmasını sağlamış. Burada elde edilen isten, hat levhalarında kullanılan mürekkepler yapılıyormuş. Ayrıca caminin çeşitli yerlerine deve kuşu yumurtaları asılmış ki, örümcekler ağ örmesin.

Öğretmenleri, caminin vitraylarını, mermer işçiliğini, şadırvanını ve daha birçok hayranlık uyandırıcı özelliğini uzun uzun anlatmıştı.

Furkan bu görkemli binaları seyrederken tarihe yolculuk yapmış gibi hissediyordu kendini… Bir ara kendini tutamayıp;

- Hocam o zamanın imkânlarını düşünürsek bunları yapmak hiç de kolay olmamıştır herhalde…

- Elbette kolay olmadı. Ama bizim ecdadımız elindeki bütün imkânları seferber ederek bu ilim ve hizmet kurumlarını meydana getirdi. Peki, bu bize neyi gösteriyor? Furkan,

- İlme ne kadar önem verdiklerini gösteriyor!

- Evet. Bu vakıf eserler yaptıranlar daima halka hizmet, hakka kurbet gayesiyle hareket etmiştir.

Öğrencilerden biri sordu:

- Öğretmenim, kurbet ne demek?

- Kurbet, yaklaşmak demektir. Hakka kurbet, yani Allah'ın beğenisini kazanmayı arzu etmek demektir. Bakın çocuklar, eğer padişahlar bu vakıf eserlerini yaptırmak için kullandıkları imkânları kendilerine saraylar inşa ettirmek için kullansalardı elbette en gösterişli yapıları meydana getirebilirlerdi. Ama yapmadılar. Ellerindeki imkânların en iyisini eğitim ve halka hizmet maksadıyla kullandılar. Osmanlı İmparatorluğunun yükseliş dönemi boyunca Padişahlar, Topkapı sarayında yaşıyorlardı. Bu saray da eğitim ve askerlik hizmetleri için de kullanılan bir binadır. Bir bakıma okul ve kale karışımı bir yapıdır. Sarayda süs ve eğlence amaçlı bir tasarım görünmez. Hep eğitim ve hizmete yönelik bir şekilde tasarlanmıştır.

Caminin arka tarafında Sultan Süleyman’ın türbesine uğrayıp ruhuna Fatiha okudular. Sonra da büyük usta Mimar Sinan’ın türbesine geçip onun için de dua ettiler. Furkan, şimdi o padişahlara ve sanatçılara çok daha büyük bir şükran duygusu besliyor ve onlar gibi olmak istiyordu.


Sayı : 42
Büyük Kapak