Sonsuz Hayat Yolcuları

Sayı : 21 / Kasım 2013, Konu Başlığı : Kapak

Bundan birkaç sene önce bir derneğimiz, genç kızlarımızla hasbihal programı tertiplemiş beni de davet etmişti. Kısa bir sohbetten sonra genç kızlarımıza soru sorma fırsatı vermek istedim. Kimisi ailesinin şuursuz olduğu ve onun inancını tavizsiz yaşamak istemesini anlayamadığını, baskı yaptığını anlattı. Kimisi benzer sebeplerden dolayı nişandan ayrılmıştı.

Genç kızlarımız gerçekten çok dertliydi. Dertlerini anlatırken bazen gözleri yaşarıyordu. Onlar için samimi olarak üzüldüm. Ama kolayca çözüm bulabileceğim şeyler değildi, çoğu sabır gerektiren meselelerdi. Onlara içinde bulundukları duruma dair bir hikaye anlatacağımı söyledim.

- Arkadaşlar, şimdi bir an için gözlerinizi kapatın ve hayal edin. Farzedelim ki bir sabah uyandınız ve kendinizi bir uçakta buldunuz. Camdan bakıyorsunuz, uçak sonsuz gibi uzayıp giden bir okyanusun üzerinden uçuyor ve ufukta hiçbir kara parçası görünmüyor.

Etrafınıza bakıyorsunuz uçaktaki diğer yolcular da sizinle aynı durumda. Hiçbiriniz sizi bu uçağa kim bindirdi, nereye götürüyor, ne olacak bilmiyor. Kısa bir şaşkınlıktan sonra pilot kabinine koşuyorsunuz, dehşete düşüyorsunuz. Çünkü uçağı kullanan kimse yok. O sırada bir görevli geliyor, eline mikrofonu alıp anons yapmaya başlıyor:

“Sayın yolcular, lütfen yerlerinize oturun. Ben bu uçağın sahibinin görevlisiyim. O sizi bu uçakla ülkesine götürüyor. Merak etmeyin uçak otomatik pilotla idare ediliyor, güvenli bir şekilde ineceksiniz. Sizden tek istenen, bu yolculuk süresince kurallara uygun davranmanız. İhtiyacınız olan şeyler size verilecek, hepinize yetecek kadar kumanya var; yeter ki birbirinizin hakkına saygılı olun. Yolculuğun sonunda indiğimiz memlekette bizi görevliler karşılayacak; kurallara uyanlara mükafat, uymayanlara ceza verilecek.”

Anons bittiğinde yolculardan bir kısmı görevliyi dinliyor, yerlerine dönüyor. Dağıtılan kumanyalardan haklarına düşeni alıyor, kurallara uyuyorlar. Bir kısmı ise söylenenlere inanmıyor, “bu uçağın sahibi filan yok. Birazdan yakıt bitecek, düşeceğiz ve hepimiz boğulup yok olacağız. Öyleyse şurada birkaç saatlik kalan zamanımızda eğlenelim, iyi vakit geçirelim” diyor, başlıyorlar inanan yolcuların hakkına saldırmaya ve zulmetmeye… Zulme uğrayan yolcular, “şunun şurasında geçici bir yolculuk. Bir süre için sabredeyim,” diyor. Zulmedenler ise fırsat bulup taşkınlık yapıyorlar. Ama uçak yere inince hemen tutuklanıyorlar ve tabi ki sonları çok kötü oluyor.

İşte biz bu uçaktaki yolcular gibiyiz. İçinde bulunduğumuz bu dünya sonsuza dek kalınacak bir yer değil. Dünyada geçirdiğimiz ömür yolculuğu süresince iki tercihimiz var, ya Allah'ın gönderdiği görevli peygamberlerin bize haber verdiği sonsuz âleme inanacağız ve bu geçici yolculuk boyunca onun kurallarına uyup, bu husustaki sıkıntılara biraz sabredeceğiz. Ya da sonsuz bir hayat ümidinden vazgeçip geçici dünyada her şey hoş ve eğlenceli olsun diye kuralsızca yaşayacağız. Sizin tercihiniz nedir?

Kızlar beni dikkatle dinlemişlerdi. Bilhassa zeki olanlar sözü nereye getireceğimi hemen anladıkları için gözleri parlamıştı. Heyecanlı bir şekilde:

- Evet, bu dünya hayatı geçici bir yolculuk… Biz sıkıntılara sabredip ebedi hayatı tercih edeceğiz, inşaallah, dediler.

Biraz önce dertlerini gözyaşı dökerek anlatanların yüzleri birden aydınlanmıştı ve o üzüntüleri önemsemez bir görüntüleri vardı. İçimden “Sonsuz hayata imanın verdiği manevi güç ne kadar da büyük” diye geçirdim. Hepimizin bu gücü uyandırmaya ihtiyacı var, aslında tek ihtiyacımız da bu…

Hayat Sürekli Bir Mücadeledir

Bize yabancı dünya görüşleri sanki bu dünya devamlı kalınacak bir yermiş, bu dünyada her şey gönlümüzce olmalıymış, eğer gönlümüzce olmazsa psikolojimiz bozulurmuş türünden düşünceler telkin ediyor.

Halbuki bizim dünya görüşümüzün belirleyicisi olan Kitabımız bizi mücadeleye çağırıyor ve mücadele ile geçip bir anlam kazanmadıktan sonra “Dünya hayatının oyun ve oyalanmadan ibaret” olduğunu bildiriyor.

Dikkat edilirse dünya hayatının aldatıcı olduğuna dikkat çeken ayetler, “Allah’ı zikretmek, (Hadid, 16) sadaka vermek, (Hadid 18) sözünde sadık olup şehit olmak, (Hadid, 19) gibi hayatı değerli hale getiren üstün faziletlere çağıran ayetlerden hemen sonra gelir. Bu baki kıymete sahip amellere vesile olmadığı takdirde dünyanın değersizliği şöyle anlatılır:

“Dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir övünüştür. Mallarda ve evlâtlarda bir çoğalıştır. (Bunun) misali, bitirdiği nebat ekicilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir. (Fakat) sonra o (nebat) kurur da sen (onu) sapsarı bir hale getirilmiş görürsün. Sonra da o, bir çerçöp olur. Ahirette çetin azap vardır, Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı (ndan faydalanmak) bir aldanış faydasından başka (bir şey) değildir.”(Hadid, 20)

İşte bizler de sonsuz bir hayata iman edenler olarak içinde bulunduğumuz dünya hayatının asıl değerini “o sonsuz hayata hazırlanma fırsatı olmaktan” aldığına inanıyoruz.

Dünyanın ve dünyaya ait şeylerin esas itibarıyla fani ve sanki çocukların oyunlarında kullandığı oyuncaklar gibi “farazi” bir kıymete sahip olduğunu biliyoruz. Evet, servetler, makamlar, mekanlar, imkanlar el değiştiriyor, bugün onun diğer gün bunun oluyor.

Onlarla beraber mes’uliyetler de bir insandan diğerine geçiyor. Bakalım hangisi daha güzel değerlendirecek, güzel işler yapacak? Diye…

Seçkin Kullardan Olmak İçin

Dünya sadece bir imtihan meydanı… Bakalım kimler yerli yerince ve doğru hareket edecek?

Cennete doğru bir koşu yarışı. Hem de engelli, engebeli bir sahada geçen zorlu bir maraton. Bakalım kimler nefis, şeytan ve dünya oyuncaklarına takılmadan, son nefese kadar azmini kaybetmeden cennete ulaşabilecek?

Evet, bir nevi güzellik yarışması, bu dünya hayatı... Yalnız bilinen güzellik yarışmalarındaki gibi yüzüne gözüne, boyuna posuna bakmıyorlar; gönlüne ve gönlünde ya nur, ya zulümat sebebi olan amellerine bakıyorlar. Bir nevi insanın içini dışına çeviriyorlar, kalıbına değil kalbine bakıyorlar.

Dünya bir elek misali, üzerindeki her insanı sallıyor, deliklerinden aşağı düşürmeye çalışıyor. Yalnız bu elekten bedenen küçük olanlar değil, kalbi küçük olanlar düşüyor. Küçücük bir yüreği olan, ancak kendi nefsini sevebilen, hayattaki en büyük emeli kendi nefsine ait meseleleri olan kişiler bu eleğin deliklerinden esfel-i safiline, yani sefillik derekelerine düşüyor.

Sadece kocaman bir yüreği olan, Yaratandan ötürü yaratılanı seven, herkes için dertlenen, herkesin iyiliği için gayret eden, büyük bir davası, yüceler yücesi bir emeli olan insanlar kalıyor eleğin üstünde ve onlar âlâ-yı’ıllıyyine, Allah katındaki yüksek derecelere yükseliyor.

Bu “kalburüstü insanlar”dır zaten insanın ve hayatın yaratılışından asıl gaye…

Bütün bu dünya, içinde bulunan her şey, iyilikler ve kötülükler, âdîlikler ve yücelikler, olgunluklar ve hamlıklar hep onlar için yaratılmış. Onların bayağılıktan kaçıp yüceliğe, şerden yüz çevirip hayra, hamlıktan uzak durup kemale yönelmeleri için…

Yaratılıştan asıl maksat, o büyük insanların, kamil insanların bu meydanda yüce gönüllülüklerini tezahür ettirmeleri, ruhlarında gizli bir kuvve halinde bulunan fazileti, imtihan anlarında sergiledikleri üstün davranışlarıyla meydana koymaları…

Onlar Allah'ın meleklerine karşı öğündüğü kulları.

“Hani bana, biz seni tesbih edip dururken yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak bir varlık mı yaratacaksın? diyorsunuz ya. Evet, ben yeryüzünde fesat çıkaracağını bile bile bir kısım insanları yarattım. Ama onları da yaratmam boşuna değildi. İşte ben böyle kullarım zuhur etsin ve imtihanlardan geçip kemale erişsin diye yarattım bütün her şeyi. Şerli kimseleri ve şeyleri bile yaratmamın bir hikmeti vardı. Şimdi anladınız mı?” dediği kullar…

Vazgeçmek Yok!

İnsan bunu bilmezse insan dünyanın zahirine bakıp ümitsizliğe düşebiliyor. Evet, başta inkârcılar ve onları örnek alan ehl-i dünya olmak üzere, bu geçici dünyayı keyfince yaşamaktan başka bir arzusu olmayanlar, kural tanımıyorlar. İman eden komşularının da hakkını çiğniyor, onları ya ferdi veya toplumsal zulümleriyle incitiyorlar.

Peygamberimizin haber verdiği gibi, hepimiz aynı geminin yolcularıyız. Bir kısmımız ahmakça hareket edip, “suya ihtiyacımız olduğu vakit denizin suyunu kolayca alalım” diye gemiyi deliyor, diğerlerini de tehlikeye atıyor.

Aynen bunun gibi İslam dünyasının kaderini tayin etmeye kalkışan idareciler de kolay yoldan başarı elde etmek gayesiyle kâfirin verdiği silahı takınıp, onların telkin ettiği fikirleri belleyip, onların gösterdiği yoldan yürüyüp kendi halkına zulmediyor. Zannediyor ki mücadele etmenin zahmetine katlanmadan böyle kolay yoldan başarılı olabilecekler.

Hâlbuki dünyada kolay bir başarı varsa o asla gerçek başarı değildir. Düşmanın çizdiği yoldan gitmekle de hayırlı bir neticeye varılamaz. Zilletli bir barış ve güvenlik asla emniyet edilebilecek bir durum değildir.

Zaten netice de öyle oluyor. Her yerde Müslümanlar ölüyor, kimse umursamıyor. Ülkemizde de Müslümanlar hala birtakım mahrumiyetler ve kısıtlamalarla imtihan oluyor. Bilhassa tavizsiz Müslümanlar için hayat kolay değil…

Arif Nihat Asya’nın dediği gibi, “Mekke’de bunalırsan Medine’ye göçerdin. Biz bu dünyadan nereye göçelim Ya Muhammed!” diye inleten yüzyıllar yaşıyoruz. Dünyanın doğusunu bir şer odağı esir almış, batısını bir diğer şer odağı… Mukaddes yerlerde hüküm sürenler bile insanın yüreğine isyan ateşi düşüren kararlara imza atıyor. Kendi ülkemizde bile gariplik yaşamaktan kurtulmuş değiliz hala…

Beton duvarlar, çelik gövdeli dev silahlar pusu kurmuş ufuklarımıza. İçimizden dışımızdan düşmanla çevrilmişiz. Ümit, bir kanadı kırık kuş…

Bütün bu inkisara rağmen yine de gönlümüzün bir yanından “Allah’a tevekkül et ve yardım istemeye devam et” fısıltısı geliyor.

Evet, dünya tarlası pek dikenli, pek taşlı; ama parmaklarımızı kanatsa da biz bu dünyayı ıslah etmekten vazgeçmeyeceğiz.

Ebediyete dal budak salan, salkımları sonsuzluğa sarkan bağlar yetiştireceğiz bu tarladan. Çünkü “zorlukla beraber bir kolaylık” vardır buyruluyor, biz de buna inanıyoruz.

Nasıl ki tarlaya ektiğimiz buğdayın yeşermesi için önce üzerine kar yağıyor, bir zaman kar tabakasının altında kök salıyor. Sonra bahar geliyor, karlar eriyor ve ekin bir zaman boy veriyor. Ardından kızgın yaz güneşi altında başaklar dolgunlaşıp sararıyor ve nihayet ekinler biçilecek kıvama erişiyor.

Aynen bunun gibi, bu dünya tarlasına ekeceğimiz samimi niyet ve salih amel tohumları da muhakkak mevsimler geçirip olgunlaşacak, nihayet semeresini verecek. Bizim neticeyi bu dünyada görmemiz şart değil, çünkü bize asıl lazım olan ebedî âlemdeki neticedir.

Bu sebeple dünya tarlasına ilim, şuur, ıslah ve iyilik tohumları saçmaktan ve onları gönüllerden kopan dualarla, devamlı fedakârlıklarla sulamaya devam edelim.

Hiçbir şey yapamıyorsak evimizde kendi çocuklarımızı güzel yetiştirelim. Elimizden kayıp giden zamanı onlarla yakalayalım ve onların geleceğe gönderilen bir mektup olduğunu unutmayalım. Hem de ebedi bir geleceğe…


Sayı : 21
Büyük Kapak