İsrafın Mazereti “Kalite”

Sayı : 18 / Ağustos 2013, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

“Sade yaşamak lâzım.”

“Kanaat, tükenmez bir hazine...”

“İsraf etmemeli.”

“Üç günlük dünya, kime kalmış ki...”

Bu düşüncelerde milletçe hemfikiriz aslında. Çünkü tevazu ve kanaati yücelten bir medeniyetimiz var. Bu ülkenin şarkıcıları bile;

“Onun arabası var, şoförü de var, maalesef rûhu yok.”

“Annemden kalan yüzüğe râzıysan gel benimle...” diyen şarkılar yapabiliyor, fakirliği bir iftihar vesilesi olarak ifade edebiliyor.

Fakat hayata geçebiliyor mu bu temenni?

İş tercihlere gelince, azla yetinmiyoruz. Ucuzla, yetiverecekle kifayet etmiyoruz. Çünkü kapı gibi bir mazeretimiz var: “Kalite”

“Lüks istemiyorum, ama kaliteli olsun!”

“Kaliteli olsun demek israf mı canım?”

“Ucuzunu alıyorsun iki senede ıskartaya çıkıyor. Kalitelisini alacaksın ki başın ağrımayacak.”

“Ucuz etin suyu kara olur.”

Eski versiyonları da var bu mazeretin:

“Asılacaksan bile İngiliz ipinde asıl!”

Özü itibariyle yalan olanları var:

“Bir kere alınıyor, kalitelisi olsun...”

Yalan, çünkü birkaç sene sonra da;

“Bu ürünleri beş senede bozulacak şekilde yapıyorlarmış, şimdi daha az enerji tüketenleri çıkmış. Bunun tamirine ve enerjisine vereceğin parayla daha kalitelisini almak lâzımmış.” düşüncesine çevriliyor.

Kalite ile kanaat, kalite ile tevâzu, kalite ile sadelik yan yana gelemez mi? Aslında gelebilir. Fakat “kalite” daha ziyade, markaya yanaşmanın mazereti, lükse sığınmanın bahanesi olunca olmuyor.

Cennete Ayarlı Bir Fıtrat

İnsan seçicidir. Onun sanat üretmesi, medeniyet kurması, hattâ bilim ve endüstri geliştirmesinin temelinde de bu seçiciliğin tesiri küçümsenemez. İnsanın daha iyi, daha güzel, daha sağlam, daha dayanıklı, daha güçlü, daha uzun ömürlü... diye devam eden arayışları; keşiflerin, îcatların, yepyeni fikir ve tasarımların kapısını aralamıştır. İnsan, toprağın verdiğini dahî ıslah ederek geliştirir.

“Onun (insanın) ‘hayr’a olan muhabbeti çok şiddetlidir. Kendisi de bunun şahididir.” (el-Âdiyât, 8)

“Hayr” en iyi, en güzel, hayrat mânâlarına geldiği gibi “mal” mânâsına da geliyor.

Bu isteğin fıtrattaki köklerine inersek, karşımıza cennet çıkar.

Zaten insan; nahif teni, tabiî şartlara dayanıksızlığı ile hiç de bu dünya için yaratılmışa benzemez. Onun ayakları tabiatta yürümeye çok elverişli değildir. Kaliteli ayakkabılar ister. Ne kürkü, ne de kalın bir derisi olan teni; ya üşür, ya yanar, ya hastalanır; narin kumaşlardan kaliteli elbiseler, kıyafetler ister. Başını sokacak bir mağara yetmez ona. Ev ister. Perde ister, halı ister, yatak ister. İster de ister... Sonra kalitelisini ister, iyisini ister.

Fakat dünya fânîdir. Kalitelisiyle de, kalitesiziyle de her şeyi geçicidir.

“Az bir metâ”dır Kur’ân tabiriyle. Azıcık bir yararlanıştır. Bir ağacın dibinde biraz kestirmekten ibarettir.

Asıl kaliteli, konforlu bir hayatı, ebedî âleme saklamak daha akıllıcadır. Hasır üzerinde dinlenirken kendisini gören ve;

“–Kisralar, kayserler saraylarda yaşıyor. Sen Allah’ın yeryüzüne gönderilmiş elçisi iken sana bu yoksulluk revâ mı?” diyerek gözyaşı döken Hazret-i Ömer’e; O Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi şöyle buyurur:

“–Dünya onların, âhiret bizim olsun istemez misin?”

Evet, bizi kaliteli, güzel şeylere muhabbetli yaratan Rabbimiz, o kaliteyi aramak faslında dünyada acele etmememizi istiyor. Asıl konforu, esas hayat olan âleme ertelememizi istiyor. Çünkü ebedî mükâfat yurdu için hazırlık ve çalışma yurdu olan bu âlemde konfor aramak, orayı kazanma işini güçleştiriyor.

“İki iyiliksiz bir dünya...”

Dünya Bir Tarla

Tarlada yoğun bir şekilde hasat kaldırmakla meşgul olanlar, o günlerde ne doğru dürüst uyku bilirler, ne bir yemek lezzeti ararlar, ne de istirahat şartları düşünürler. O günlerin zahmetine alışmışlardır. Bu günlerin mahrumiyetlerini kabullenmişlerdir.

Onların istedikleri tek kalite, alet edevatlarındadır. İyi bir çapa, sağlam bir bel, kaliteli bir traktör vs. Yemek yemeleri bile sadece «işe kuvvet» düşüncesiyledir.

Çünkü hasadın bir vakti vardır. O vakit geçerse ziyan olur. Telâfisi yoktur. O hasat başarıyla kaldırılırsa, kış rahat geçer. Belki koca bir sene rahat geçer.

Aynı şekilde, dünyayı bir hasat vakti bilsek, gelip geçici günler olarak telâkki edebilsek, ondaki eksiğe gediğe çok fazla odaklanmazdık.

Aynı şekilde, dünya nimetlerini; malzeme, alet-edevat olarak görebilsek, sadece kulluğa enerji olmaları yönüyle bakabilsek, kalite arzumuzu da bozuk düşüncelerden, övünme dürtüsünden, lüks kaygısından, israf çukurundan korumuş olurduk.

Meselâ araba mı alacağız?

Gerçekten kaporta ve motor kalitesine mi bakıyoruz, yoksa markasına ve toplumdaki algısına mı?

Araç alırken onunla zaman zaman üyesi olduğumuz derneğe hizmet edebilmek, eş-dost, öğrenci taşıyabilmek düşüncesinde miyiz, yoksa bütün odağımız şoför mahallinin konforu mu?

Ev alırken; camiye yakınlığını, tuvaletinin kıbleye doğru olup olmadığını, mahremiyetlere uygun olup olmadığını, geniş iftarlara, sohbetlere açılabilecek bir odasının bulunup bulunmadığını göz önünde bulundurabiliyor muyuz?

Kalite arayışımızın odağında ne var? Lüks mü, israf mı, nisbet mi; yoksa kulluk ve hizmet mi?

Çalışma yurdunda malzeme olarak değil de, nefsânî arzularla kalite aramanın bir yan tesiri de: vicdan azabı...

Vicdanımız Sızlamalı

Sizin kaliteli bir akşam yemeğiniz fukarâ evinin bir haftalık iâşe ve ibatesine karşılık geliyorsa, vicdanınızda bir şeyler sızlamalı değil midir?

Ev ve arabadan zekât gerekmiyor, fakat 30.000 TL yetecekken, 130.000 TL’ye bir araba alıyorsanız ve o yüz binin zekâtını vermiyorsanız, bir haksızlık mevzu bahistir.

Bu vicdan yarasını ancak, yine çok kaliteli bir infak anlayışı rahatlatabilir. Bu sebeple Hz. İbrahim’den beri birçok Hak dostu, misafirsiz sofraya oturmamaya gayret eder. Kaliteyi ikramıyla sergiler. Ancak “Sevdiği -kaliteli- şeylerden infak” ederek, o sofranın bir ucuna oturabilmeyi kendine hak görür.

Fakat asgarî ölçülerde, zar zor vergi veriyormuşçasına zekât verip, sonra nefsin payını âzamî hudutlara, maksimum seviyelere çıkarmak kesinlikte doğru değildir.

Çünkü İslâm’da; komünizmdeki gibi zoraki değilse de, kalbî olarak maddiyatın olabildiğince toplumun ortak paylaşımında tutulması prensibi esastır. Necip Fazıl’ın;

Allâh’ın on pulunu bekleyedursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!


diyerek ayıpladığı bu vahşî kapitalizm, müslümanlığa yaraşmaz.

Yediğinden yedirebiliyorsan, sen de ye... Giydiğinden giydirebiliyorsan sen de giy.

Kimsenin giyemediğini giymek arzusu damarlarında dolaşıyorsa, onu cennete sakla!

Lâkin cennet de, kaliteli bir îman, kaliteli bir kulluk, kaliteli bir ahlâk ile kazanılabilir. Yoğunlaşacağımız kalite, bu olmalı değil midir?

“Ah bir rekât namaz!” diye çoktur da kıvranan,
“Bir lokma az yedim” diye yoktur, O Gün, yanan. (Tâlî)


Hassas, zarif, güzel müslümanın ölçüsü; zekâtta asgarî, nefse harcarken âzamî değil, tam tersidir:

Nefse kifâyet miktarı, asgarî... Geri kalanını hizmetlerin malzemesi ve harcı hâlinde geliştirmek ve infak...

“Sanki yedim.” şuuruyla, az imkânlarıyla büyük hayırlar yapanlar; çok daha geniş imkânları, tamahın, açgözlülüğün dehlizlerinde yitirip, iki dünyada da varlık içinde yokluk çekenlerden daha huzurludurlar.

Bu huzur, maddede aranan kaliteden çok daha ötesidir.


Sayı : 18
Büyük Kapak