Sürre Alayları

Sayı : 20 / Ekim 2013, Konu Başlığı : Kültür-Sanat

Malum olduğu üzere Hac ibadeti İslam’ın beş şartından biridir. Günümüzde maddi imkânı olanlar için Hacca gitmek gayet kolaylaşmıştır. Havayolu ile dünyanın dört bir yanından Hicaza birkaç saatte ulaşabiliyoruz. Mekke-i Mükerreme’de ve Medine-i Münevvere’de binalar, yollar, bol bol gıda ve su bulmak mümkün. Milyonlarca Hacı adayı aynı dönemde bir arada bulunuyor ama ne açlık ne susuzluk çekilmiyor.

İnsanoğlunun sahip olduğu bugünkü teknik imkânları düşününce buna pek şaşırmıyoruz. Fakat eski çağları ve bu coğrafyanın zorluklarını düşününce şaşırmadan edemiyoruz. Acaba develerle yolculuk yapılan o çağlarda bu diyarlara gelmek nasıl mümkün oluyordu? Aylarca çöllerde yol alanların güvenliği, su ve erzak gibi ihtiyaçların giderilmesi için hangi çarelere başvuruluyordu?

Tarihe baktığımız zaman İslam devletlerinin her birinin Hac yolunun emniyetini sağlamak ve Hicaz bölgesinin bayındırlığı için hizmetler yapmayı kendine vazife kabul ettiğini görüyoruz. Bunun için hem İslam devletlerinin idarecileri hem de imkân sahibi Müslümanlar vakıflar kurmaya koşmuşlardır.

İslam medeniyetinin ilk vakfını ise bizzat Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Fedek arazisinden kendine düşen hissesini fakirlere harcanmak üzere vakfetmek suretiyle kurmuştur. Bu ilk vakfın idaresini de Halifesi Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhuya sağlığındayken bizzat emanet etmişti. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in de kendi hisselerini vakfetmeleriyle Haremeyn bölgesinin ihtiyaçlarına harcanan vakıflar daha da genişlemişti.

Bilindiği gibi Mekke ve Medine şehirleri dağlarla ve çöllerle çevrili, tarıma müsait olmayan kurak bir bölgede bulunmaktadır. Oysa bu diyarlara kendi halkının dışında devamlı olarak ziyaretçiler gelmektedir. Bu kadar insana yetişecek kadar erzak ve ihtiyaç maddelerinin diğer memleketlerden gelmesi gerekmektedir. İşte bu sebeple İslam devletlerinin idarecileri, hem Hac yolunun emniyetini sağlayan hem Hacca gelenlerin ihtiyaçlarını gideren ve gelir kaynakları kıt olan Hicaz halkının geçimini temin etmek için sürre denilen bir ödenek ayırırlardı.

Sürre Alayı Nedir?

Sürre para kesesi demektir, zaman içinde Hac yolu ve Haremeyn hizmetleri için ayrılan harçlık manasında kullanılmaya başlanmıştır.

Tespit edilebildiği kadarıyla Hicaz bölgesine sürre gönderilmesi ilk olarak Abbasiler döneminde, el-Muktedir Billâh tarafından, Haremeyn ahalisine dağıtılmak üzere altın, deve ve koyun sürüleri göndermesiyle başlamıştır. Ondan sonra Hicaz’ın idaresini üzerine alan İslam devletleri aynı görevi sürdürmüşlerdi. Hac yolunun emniyeti ve Hicaz halkının geçimi için Fatımiler, Memlûkler ve Yavuz Sultan Selimden itibaren Osmanlılar sürre alayları tertiplemişlerdir. Selçuklular ve Osmanlı beyleri, Yavuz’un doğu seferinden önce de Hicaz bölgesine hediyeler gönderirlerdi. Ancak İslam dünyasını bir çatı altında birleştirme girişiminden sonra Haremeyn hizmetini ve Hac yolunun emniyetini sağlamayı kendileri için bir görev saymışlardır.

Osmanlılar biri Kahire’den, diğeri Şam’dan yola çıkan iki kervan ile zahire göndererek Hicaz bölgesinin temel gıda ihtiyaçlarını karşılıyordu. Sadaka-i Mısrî denilen bu kervandan başka bir de Sadaka-i Rûmî adı verilen diğer kervanla altın, giyecek, değerli eşyalar ve o zamanın en kıymetli hediyeleri de Hicaz halkı ve emirlerine gönderiliyordu. Bunun için Üsküdar semtinin halen Harem adıyla bilinen semtinden yola çıkan kervan, Anadolu’da sancaklara (vilayetlere) uğrayıp konaklaya konaklaya iki aylık bir yolculuk sonunda Mukaddes Belde’ye varıyordu.

Bu yolculuk sırasında Sürre-i Hümayun’un konaklamasını ve emniyetini sağlamak vilayetlerdeki sancak beylerinin vazifesi idi. Her bir vilayetin sancak beyi, sürre alayını kendi bölgesinden emniyet içinde geçirir ve bir sonraki vilayetin sancak beyine emanet ederdi. Bu kervanın yola çıkışı, vilayetlerde karşılanma ve uğurlanması, çok duygulu sahneler oluştururdu.

Hac Yollarının Emniyeti

Osmanlılar, Hicaz'ın idaresini üstlenmekle İslâm dünyasının Hac organizasyonlarının sorumluluğunu da devralmış oluyorlardı. Bahsettiğimiz Sürre kervanının intikali bir nevi Hac organizasyonu mahiyetindeydi. Vilayet vilayet dolaşan kervana konakladığı her bir beldede yeni Hacı adayları katılırdı. Böylece kervan yol boyunca devamlı aynı heyecanla karşılanır, mukaddes beldeye gönderilen hediyelerle ve selamlarla uğurlanırdı.

Adana, Maraş, Halep, Şam derken Arap çöllerine varılınca katır ve atlar yerine çöl şartlarına dayanıklı develere binilerek yola devam edilirdi. Tecrübeli rehberlerin gösterdiği vahalarda konaklayarak Allah’ın ve Resulünün Haremeynine varan Hacılar, heyecan ve mutlulukla ibadetlerini ifa ederlerdi.

Osmanlı Payitahtı İstanbul, Haremeyn'e hayli uzaktı. Bu sebeple Hac yolunun emniyeti için bölgede askeri yapılar ve burada yerleşen sadık askerlere ihtiyaç vardı. Bu sebeple Kanuni Sultan Süleyman devrinden itibaren Mekke ve Medine'de başlatılan ilk imar hizmetlerinden biri, Medine'nin etrafının surlarla çevrilmesidir.

Ayrıca bölgenin emniyetini sağlamakla görevli askerlerin barınması için Mescid-i Nebevî’nin güneyinde, Anberiye tarafında Osmanlı Askeri Kışlası yapılmıştır. Bu kışla şimdi yıkılmış olsa da mescidi hala ayaktadır ve Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşımaktadır.
Yine Mekke'yi korumak için yaptırılan surlara ilâve olarak hâkim bir tepe üzerine (2001 yılında yıktırılan) Ecyad Kalesi yapılmış ve bedevilerin yoğun olduğu bölgelerde Fülfül (1801) ve Hind (1806) kaleleri inşâ edilmiştir.

Osmanlı devleti Harameyn bölgesine gösterdiği hürmetten dolayı bu mübarek diyarlara hizmet götürür ama hâkimiyet sembolü olan bayrağını çektirmezdi. Nitekim Yavuz Sultan Selim de hutbede kendisinden “Hakim’ül- Haremeyn” diye bahsedilmesine karşı çıkmış “Hadim’ül-Haremeyn” yani Harem bölgesinin hizmetçisi denilmesini istemiştir.

Osmanlının Hac yolunu güvenceye almak için başvurduğu tedbir, Hicaz emirliğini kurup, onlara maddi destek olmak şeklindeydi. Maddi desteklerin arasında devrin her türlü imkânını bu bölgeye getirmek de vardır. Bunlar arasında suyolları, demiryolu, elektrik şebekesi, mescidler, tekkeler, medreseler, hanlar kütüphaneler ve buralarda görevli kişilerin kalacağı hanelerin inşası da mevcuttu.

Osmanlının Hicaza sunduğu önemli bir hizmeti de demiryolu inşasıdır. Avrupa başkentleriyle hemen hemen aynı devirde inşasına başlanan Hicaz demiryolu sayesinde, İstanbul’dan yola çıkan bir tren sağ salim Medine'ye ulaşabiliyordu. Sürre-i Humayun’un da bir dönem tren yoluyla gönderildiğini görüyoruz. İslâm dünyasında yardım fonu oluşturan II Abdülhamid Han, bu hizmet sayesinde ümmetin birlik ve beraberliğini sağlamayı amaçlıyordu.

1906 yılında biten bu demiryolu daha sonra İngilizlerin bölgedeki emellerine uygun düşmediği için tahrip edilmiştir. Ancak Medine istasyonunun kalıntıları görülebilir. Medine'ye ilk telgrafı da yine II. Abdulhamid Han getirmiştir.

Hicaz demiryolunun inşaatında dikkat edilen incelikler, Osmanlının Resûlüllah’a duyduğu saygının işaretleriyle doludur. Her şeyden önce o zamanın şartlarında son derece gürültülü bir vasıta olan trenin Ravzaya yaklaşmaması için Tren İstasyonu şehrin kenar mahallesinde bitirilmiştir. Buna rağmen Medine şehrinin sınırlarından içeri girilen kısmında raylara keçe döşenmiştir. İstasyonun konumu da trenden inenlerin, kıble istikametinden inerek, karşılarında Ravza-ı Mutahhara'yı bulacakları şekilde düzenlenmişti.

Osmanlı devrinde Hacca gitmek için kullanılan bir diğer yol da denizyoluydu. Hatta 1864’ten itibaren Hicaz demiryolunun tamamlanmasına kadar, Sürre-i Humayun deniz yoluyla gönderildiğini görüyoruz. Çünkü Süveyş kanalının açılmasından sonra, Hacca deniz yoluyla gidilmesi daha kolay hale gelmişti. Akdenizle Kızıldeniz arasında kazılan kanal sayesinde Cidde şehrine ulaşan Hacılar buradan Mekke’ye kolayca gidebiliyorlardı.

Osmanlı devleti sadece kendi tebasının değil Hint ve uzak doğu Müslümanlarının da hacca emniyet içinde gelmeleri için tedbirler alıyor, denizlerdeki Portekizli korsanlarla mücadele eden mücahidlere destek gönderiyordu. Farklı istikametlerden gelen kafileler İstanbul, Şam, Kahire ve Yemen'de toplanıyor, yol, su, erzak ve konaklama ihtiyaçları en zor zamanlarda bile ihmal edilmiyordu.

Haremeynde İmar Hizmetleri

Hulefa-i Raşidin devrinden itibaren İslam devletlerinin idarecileri, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi’nin genişletilmesi, Mekke ve Medine şehirlerinin su ve benzeri ihtiyaçlarının karşılanması ile yakından ilgilenmişlerdir. Bu hizmetlerin sevabından hisse almak isteyen varlıklı Müslümanlar da kurdukları vakıflarla hizmete koşmuşlardır. Öyle ki Osmanlı devrine gelindiğinde artık “Haremeyn Vakıflarının İdaresi” için hususi bir nezaret (bakanlık) kurulmuştu.

Haremeyn vakıfları, Hicaz’a kendini ibadete vermek niyetiyle yerleşen zahidlere devamlı bir gelir sağlamak, medreseler kurup dört mezhebe göre ilim tahsil ettirmek, bu medreselerde ders veren alimlerin ve talebelerin masraflarını karşılamak, mescidler inşa etmek, su kıtlığı olan bu bölgeye çeşmeler yaptırmak, hafızların Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin ravzasında devamlı Kur’an okuması, Mescid-i Haram ve Mescid-in Nebevinin temizlenmesi, kandillerine yağ konulup aydınlatılması… gibi bir çok hizmeti karşılamak amacıyla kuruluyorlardı. Bu hizmetleri karşılamak için adeta yarışa giren varlıklı erkekler ve kadınlar, en iyi gelir getiren mülklerinin kiralarını buraya bağışlıyorlardı.

Haremeyne yapılan hizmetlerden başlıcası; Hicri 979'da Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim'in, su baskınları sebebiyle hasar gören Harem-i Şerif’i tamamen yeniden inşa ettirmesidir. Osmanlı mimarisine uygun tarzda kubbelerle süslenen yapı uzun süre ayakta kalmıştır. Daha sonra birçok defa tamir ve imar çalışmaları yapılmıştır. Mescid-i Nebevî’nin genişletilmesi çalışmaları da hem Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hatıralarını aslına uygun olarak korumak hem de en sağlam bir şekilde yapılmak bakımından en doğru imar ve tamir çalışmaları olmuştur.

Hayırsever hanımlar da Haremeyn’e hizmete büyük alaka göstermişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın, daha önce Harun Reşid’in hanımı Zübeyde hanımın Arafat'a kadar getirdiği Ayn-ı Zübeyde suyunu yeniden ıslah edip Mekke-i Mükerreme'ye ulaştırarak, şehrin mahallelerine dağıtması buna sadece bir örnektir. Bu su yolunun bakımı ve geliştirilmesi daha sonra da sürdürülmüştür. Halen Arafat'tan Müzdelife'ye doğru giderken, yolun sağ tarafındaki dağın eteğinde görünen su kemerleri bu hizmetin günümüze ulaşan kalıntısıdır. Yine Arafat'ta, Cebel-î Rahme'nin eteklerinde Osmanlı'dan yadigâr çeşmelerin izlerini görmek mümkündür.

Eğitim ve Kültür Hizmetleri

Hac mevsimi, İslâm dünyasından gelen ulemanın icma ve sohbet etmesi için en uygun fırsattır. Osmanlı idaresi bölgede inşa ettirdiği dört mezhebe göre tedrisat yapan medreseler, kütüphaneler, tekkeler ve zaviyelerde ilim halkaları oluşmasını desteklemiştir.

Şehre dışarıdan gelen alimlerin, ehl-i beytten seyyid ve şeriflerin konakladığı özel misafirhaneler, tekkeler, zaviyeler, dergâhlar ve ribatlar şehrin manevi hayatında büyük rol oynamıştır.

Osmanlı idaresi daha evvel yaptırılmış medreseleri tamirinin yanında yeni medreseler de yaptırmış, ayrıca medreselerde dört mezhebe göre ilim tedrisatı yapan alimlere ve talebelere yardımlar göndermiştir.

Mekke'de, tasavvufî düşünceye de ev sahipliği yapan meşhur Osmanlı medreseleri arasında; Sultan 3. Murad, Şehid Mehmed Paşa, Davud Paşa, Hasekiye, Sinan Paşa, Sokulu Mehmed Paşa ve Mahmudiye medreseleri sayılabilir. Tanzimat'tan sonra modern okullar, emniyet merkezleri, sıhhıye ve benzeri hizmetlerin verildiği binalar da inşa edilmiş ve memurlar tayin edilerek bunların geçimi için gelir aktarılmıştır.


Sayı : 20
Büyük Kapak