Suçlu Hâkim Kürsüsünde Olur mu?

Sayı : 48 / Şubat 2016, Konu Başlığı : Tefekkür

Küçük bir öykü:

“Hırsız, alt katların parmaklıklarından üçüncü katın penceresine tırmanmış, babaları gece vardiyasında olan çocuklarıyla oynayan annenin elindeki bileziklere uzanmıştı. Zavallı anne, çocuklarının çığlığı altında direnmiş. Düğününden kalma bilezikleri vermek istememişti. Hırsız, annenin boğazına bıçağı dayamış. Onu kanlar içinde bırakmış. Bilezikleri alıp hiçbir şey olmamış gibi evin kapısından çıkıp gitmişti.

Cani hırsız birkaç gün sonra yakalanmış ama ağır ceza reisinin kürsüsüne çıkmıştı. Bizzat kendisini yargılayacaktı. Dosyayı bir süre karıştırdı. Sonra... “Bu cani hırsızın suçu sabit olsa da kalbi temiz olduğundan beratına karar verilmiştir,” deyip kürsüden indi. Hızla mahkeme kapısına yöneldi. Kaç gündür planladığı başka bir hırsızlığa doğru hızlı adımlarla çıktı gitti...”

“Ama benim kalbim temiz, Allah beni affeder…” diyor kimi insanlar. Onlara amelleri sorulduğunda bizzat kendileri şikâyet ederler kendilerini. Kimi zaman ifşası, fesada yol açacağından saklanması gereken günahlarını dahi açığa vurur, ardından bir kez daha “Ama benim kalbim temiz, Allah beni affeder…” derler.

Bu sözde bir umuttan çok, bir hüküm vardır. Sözün altında ne yazık ki kendini, kendisi hakkında karar verme yetkisinde görmek vardır.

Bu, çağımızın günahkârlarının kendileri için buldukları bir günah meşrulaştırma yoludur. Ama ondan da ötesi, çağın insanını saptıranların onun kalbine yerleştirdikleri saklı bir isyan odağıdır.

Çağın insanını saptıranlar, ona “Hüküm senindir” diyorlar; kendi hakkındaki her tür kararı kendin verirsin diye aşılıyorlar. “Hâkimin sensin, senin hakkında senden başka hüküm verecek biri yok” diyerek onu kendi karanlığının etrafındaki duvarları örecek bir isyana sürüklüyorlar.

İnsan, Tefekkür Etmez mi Hiç?

Suçu işleyen kendisi, suça verilecek ceza hakkında hüküm verecek olan yine kendisi! Hem cani, hem yargıç...

Hırsız, bizzat kendi hırsızlığını yargılayacak mahkemenin başkanı olursa hüküm ne olur? Herhalde “Ben hırsız değilim, kalbi temiz bir insanım” diye hüküm verecektir. Ondan başka ne beklenebilir ki?

Cani, bizzat kendi cinayetini yargılayacak mahkemenin başkanı olursa hüküm ne olur? Herhalde “Ben cani değilim, kalbi temiz bir insanım” diye hüküm verecektir. Ondan başka ne beklenebilir ki?

Böyle adalet olur mu? Adalet böyle yerini bulur mu?

“Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. ” (Zümer, 53) buyuruyor Allah-u Zülcelâl. O ğafur ve rahimdir. O, tevvabdır (Hucurat, 12); tevbeleri kabul eder.

Ama bu mağfiret için, bu kabul için, insan, kendi adaletine değil, Allah-u Zülcelâl’in adaletine sığınacak; insan, suç işlediği halde nefsini temize çıkarmayacak, af dileyip hükmü Allah’a bırakacak. Zira hüküm O’nundur.

Kalp nasıl temiz olur? Hangi kalpler, temiz kalplerdir? Bunun kararını O vermiştir. O kararın kayıtlı olduğu kitap, Allah-u Zülcelâl’in Cebrail aleyhisselam ile Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem’e gönderdiği Kur’an-ı Kerim’dir.

O, insana yol göstermekte cömert olan kitabı bize söz ve ameliyle açıklayan, onunla bizim aramızda tercüman olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem’dir.

Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem’in bereketli söz ve amellerini bize açıklayan, O’nu hakkıyla tanımamızı sağlayan da, Onun sahabeleri radıyallahu anhum’dür ve salih amel sahibi âlimler rahmetullahi aleyhimdir.

Madem ki dünya mahkemelerinde suçlular hakim kürsüsüne çıkıp kendi beratını veremiyor, öyleyse Allah'ın mahkemesinde de mücrimler kendi beratlarını veremezler. Allah-u Zülcelal, bu mahkeme karşısında gazaba gelmez mi?

Kabahat işlemekle kalmayıp bir de hakim makamına geçmek, kendi hükmünü kendisi verme cüretinde bulunmak...

Bu, insanın aklıyla alay etmek değil midir? Hatta bu insanlığın onurunu ayaklar altına almak değil midir?

Allah-u Zülcelal’in bu haddini aşan insan için gazaba gelmesi beklenmez mi?

“Ama benim kalbim temiz, Allah beni affeder…” diyorsak, evet, “O, tevvabdır,” (Hucurat; 12) yani tevbeleri çokça kabul eder.

Tevbe kapısının açık oluşunun en açık ve en dehşetli şekilde ifade edildiği surelerden biri Buruc Suresi’dir. Hendek Kıssası’nın geçtiği sure...

“Burçlara sahip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (O günde) tanıklık edene ve edilene and olsun ki, Kahroldu o hendeğin sahipleri, o çıralı ateşin. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, müminlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı. Onlardan, sırf, azîz ve hamîd olan Allah'a iman ettikleri için intikam aldılar. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü kendisine aittir ve Allah her şeye şahittir .” (Buruc, 1-9)

Buraya kadar anlatılan, kıssadır. Rivayetlere göre Yemen’in Necran yöresinde Hz. İsa aleyhisselam’a inanmış bir grup mü’min erkek ve mü’mine kadın vardı. Bunu haber alan Yahudi kral öfkeye kapılır. Hendekler kazdırır. Hendeklerin içini alev alev ateşle doldurtur. Tahtı ve heyetinin kürsüleri hendeğin etrafına dizilir. Sonra o mü’min erkek ve mü’mine kadınlar getirilir. Onlara dinlerinden dönmeleri baskısı yapılır. Aksi halde alevli ateşe atılacakları söylenir.

Mü’min erkek ve mü’mine kadınlar imanlarında direnir ve bir bir ateşe atılırlar. Kralın, heyetinin ve diğer görenlerin gözleri önünde cayır cayır yanar mü’minler ve mü’mineler... Aralarında çocuğu kucağında bir anne de vardır. O da imanında direnince çocuğuyla birlikte alev alev ateşe acımasızca atılır.

Acaba hüküm ne olacak bu hendek sahibi caniler hakkında? İnsanın aklına cezanın her türü gelebilir. Ama yüce Rabbimizin hükmü farklıdır. Aynı surenin hemen 10. ayetinde bu hüküm bir şarta bağlanmıştır. Bu şart, tevbedir: “Şüphesiz inanmış erkeklerle inanmış kadınlara işkence edip sonra tevbe de etmeyenlere cehennem azabı ve (orada) yanma cezası vardır.” (Buruc, 10)

Bu kadar haddi aşanlar dahi tevbe ederlerse affedileceklerdir. Tevbenin kapısı bu ölçüde açıktır, bu ölçüde geniştir. Ama gerektiği gibi tevbe eden, “kalbim temizdir” diyen gibi günahını meşrulaştırmaz; kalp nasıl kirlenir, nasıl temiz olur, bunu kararını kendi kendisine vermeye kalkışmaz. O, tevbesiyle Allah-u Zülcelal’e teslim olur. O’nun hükmüne razı olur ve kendi hükmünü O’na bırakır.

“Ama benim kalbim temiz, Allah beni affeder…” iddiasında olanda günahı sürdürme yönünde bir inat vardır. Günahı sürdürmek için günahı meşrulaştırma çabası söz konusudur.

Bu durum üzerine bulunan kişi, günahını kabul ediyor. Ancak kalp temizliği konusunda Allahu Zülcelâl’in hükmüne başvurmak yerine kendi kendisine hüküm veriyor. “Madem kalbim temiz, diyorum, o halde kalbim temizdir” diyerek kendisini avutuyor. Temiz dediği kalbin, bedeninin işleyeceği günahların karşılık bulmasına engel olacağını düşünüyor ve o temiz kalp iddiası, temiz kalp inadı üzerinden dilediğince günah işlemeye, men edilmiş fiilleri bir iç sıkıntısı duymadan işlemeye devam ediyor. Bu, günahı meşrulaştırarak sürdürme girişimidir.

Kalpleri Bilen Allah-u Zülcelal’dir

Yüce Allah, Mülk Suresinde buyuruyor:

“Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en gizli işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Mülk, 13-14)

Bu ayet-i kerimeler, önceki ayetlerle birlikte düşünüldüğünde, konu daha da iyi anlaşılıyor:

“Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü dönüştür! Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Neredeyse cehennem öfkesinden çatlayacak! Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: Size, (bu azap ile) korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi? diye sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: Evet, doğrusu bize, (bu azap ile) korkutan bir peygamber gelmişti; fakat biz (onu) yalan saymış ve Allah'ın bir şey gönderdiği yok; siz olsa olsa büyük bir sapıklık içindesiniz! demiştik. Ve şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık! diye ilâve ederler. Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun, o alevli cehennemin mahkûmları!” (Mülk Suresi, 6-11)

Hüküm verme hakkının kendisinde olduğu Allah-u Zülcelâl, kendisini inkâr edeni cehennemle cezalandırıyor ve O, bizden günahlardan uzak durmamızı da emrediyor:

“De ki: Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkını biz veriyoruz. Kötülüklerin açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın. Düşünesiniz diye Allah size bunları emretti.” (En’am, 151)

Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor: “İnsan bir günah işlediğinde kalbinde küçük bir siyah leke olur. Günahlarına devam ettikçe lekeler büyür ve zamanla bütün kalbi kaplar.” (Tirmizi)

Hâlâ günahkâr bir kalbin temiz olduğundan söz edilebilir mi? Allah-u Zülcelal’in Resulü Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem’in lekelenmiş dediği bir kalbin sahibi, o kirlenmiş kalp için temiz derse bu kendini avutmaktan başka bir şey olur mu?
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, açık bir dille ifade ediyor:

“Bana altı şey hakkında garanti verin, (söz verin) ben de size Cenneti garanti edeyim; konuştuğunuzu zaman doğru konuşun; söz verdiğinizde sözünüzü yerine getirin; emânete hıyanetlik yapmayın; namusunuzu koruyun; gözlerinizi harama kapayın; ellerinizi haramdan uzak tutun. (Müsned, 5; 323)

İbadetlerini hakkıyla yapanlar için cennetin yolu budur. Allah-u Zülcelâl’in rızasını kazanıp cennete girmek isteyenin yolu budur.


Sayı : 48
Büyük Kapak