Takva Kalptedir

Sayı : 57 / Kasım 2016, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Takvâlı adam!..

Veya takvâlı kadın!..

Böyle bir tabir karşısında aklımıza ilk gelen şey nedense; “görülebilen şeyler” oluyor.

Meselâ takke, sarık, cübbe gibi dînî alâmetleri taşımak. Sakal bırakmak. Ağzı dualı besmeleli olmak. Cami cemaati olmak... Hanımsa tesettürü itinalı olmak...

Hep görünür, ölçülebilir, fark edilebilir şeyler...

Bunlar önemsiz mi? Hâşâ!..

Ama acaba takvâ bu mu? Veya bundan ibaret mi?

Takvâ ki, çeşitli kalıplarıyla Kur’ân-ı Azîmüşşân’da 250’den fazla ayet-i kerimede yer alıyor. Rabbimiz’in tabiri caizse en çok üzerinde durduğu, dikkatimizi çektiği ve bizden mutlaka istediği bir haslet...

Fakat biz kelime kadar onun konulduğu mânâyı da korumalıyız ki, Rabbimiz’in arzusunu yerine getirirken isabet etmiş olalım, rızâsına erebilelim.

Rabbimiz’in kelâmı Kur'ân-ı Kerim; takvâ ile kalbi yan yana zikrediyor. Takvâyı daha ziyade gözle görülmeyen gayba ait bir mefhum olarak kalbimize nakșediyor. İnsan müşahhas şeylere yöneldikçe, Cenâb-ı Hak onu tutup gayba, görülmeyen âleme, yalnızca Hakk’ın bildiği sahaya, sır ve hikmet dolu alana çekiyor.

Biliyoruz ki, İslâm’ın geldiği ortam tâ Hazret-i İbrahim’den kalma hanifliğin kırıntılarına sahip idi. Kâbe vardı, hac vardı. Kurban da vardı. Müşrikler kestikleri kurbanların kanlarını alıp putlarına sürerek müşahhas / somut bir davranış sergiliyorlardı. Cenâb-ı Hak, Hac Sûresi’nde mü’minlere gerçek haccı talim ederken, böyle bir kan sürme gibi bir davranışa ihtiyaç olmadığını, takvâ kelimesiyle anlattı:

“Ne onların etleri Allah'a ulaşır, ne de kanları. Sizden Allâh'a ulaşacak olan, takvânızdır...” (el-Hac, 37)

O hâlde, kurban ibâdetinin Allâh’a ulaşması için yoğunlaşılması gereken en mühim saha iç âlem olacaktır. Niyete, ihlâsa, samimiyete dikkat edilecektir.

Yine hac ibâdeti...

Ulaşım vasıtalarının bugünkü gibi olmadığı devirlerde, aylar öncesinden hac yoluna çıkılıyor. Bazıları diyorlardı ki:

“Biz tevekkül ehliyiz! Hac yolunda yanına azık almak tevekkülsüzlüktür. Allah’ın evini tavaf etmemiz bizi doyurur!”

Şimdi biz böyle biriyle karşılaşınca takvâlı adam zannediyoruz. Fakat Cenâb-ı Hak dedi ki:

“(Hac yolunda) ... azık edininiz, azığın en hayırlısı ise takvâdır.” (el-Bakara, 197)

Çünkü o, tevekkül ehliyiz diye yola çıkanlar, en küçüğü başkalarına yük olmak ve dilenmek olan kötülüklere düşüyorlardı. Günümüzde de; “Bir adamın tek ceketi olur, ikinci ceketi olmaz.” gibi abartılı, görüntü dindarlıklarının ne büyük çamlar devirdiğini maalesef gördük.

Takvâ; azıksız yola çıkmakta değil, azığını hazırlamakta, bölüşmekte, her adımda iç âlemle barışık bir şekilde takvâlı adımlar atmakta.

Yine hac ibâdeti...

Câhiliyyede bazıları tavâfı çıplak olarak yapıyordu. Büyük ihtimalle bunu Allah veya putları karşısında bir mahviyet gösterisi ve kendilerine eziyet çektirme olarak görüyorlardı. Öyle ya Allah yolunda süslenmek, çirkin yerlerini örtmek olur muydu?!. Fakat Allah bu inançlarını da tashih etti:

“Ey Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).” (el-A’râf, 26)

İhram dikişsiz elbise sûretinde mahrumiyet yaşatır. Fakat hayâsızlığa ve mükerremliğe aykırı olan rezilliğe insanı düşürmez. İnsanda hayâ ve kerem var. Buna göre giyinmeli, süslenmeli de. Yeter ki iç dünyasını kirletmesin. İç dünyasını kibirle, böbürlenmeyle doldurmasın.

Bir bina düşünelim: Onu dışıyla görürüz: Dış kaplaması, süslü balkonları, belki ışıklandırmaları, belki levhaları... Fakat o binanın sağlamlığında en mühim tarafı, temeli. En görünmeyen, fakat en mühim olan.

Âyet-i kerîme takvâ ile şahsiyetin temelini birleştiriyor:

“Binasını takvâ (Allah korkusu) ve rızâsı üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (et-Tevbe, 109)

Akıbet Muttakilerindir

Hayat ve gidişat... Görünen kısım.

Karun’a insanlar gıpta ediyordu. Keşke bizde de olsa ondaki servet, ondaki talih diyorlardı. Fakat sonu kötü oldu Karun’un. Servetiyle birlikte yerin dibine geçti. O zaman insanlar, “Aman biz neler dilemişiz!” dediler.

“Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler:

‘Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış!’ demeye başladılar.

İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.” (el-Kasas, 82-83)

Karun’un sonu, yine de dünyada göründü. Asıl akıbet ise dünyadayken görünmüyor. Yine takvâ ile Cenâb-ı Hak, o görünmeyen âkıbete dikkatimizi çekiyor:

“Güzel akıbet takvâ sahiblerinindir.” (Tâhâ, 132)

Takvâ, Kur’ân’da daha birçok ince hassâsiyetlerin şiarı olarak karşımıza çıkmakta.

Aile-boşanma hukukunda cömert ve mürüvvetli olmak... (el-Bakara, 237)

Hudeybiye öncesindeki gibi gerilimli anlarda tahriklere gelmeyip, provokasyonlara kapılmayıp sükûneti koruyabilmek, (el-Fetih, 26) veya Mekke fethi gibi intikam almaya müsait anlarda yine sabrı, teenniyi, adâleti ve affı seçebilmek (el-Mâide, 2, 8), Allah Rasûlü’ne ses yükseltmeme edebini koruyabilmek (el-Hucurât, 3) bize takvâ ile anlatılmış.

Bunlar zihnimizde daha ziyade zâhirî ibâdet, kulluk titizliği ve itinası olarak kodladığımız takvâ anlayışımızdan çok daha geniş, çok daha derin, kalbî, derûnî bir hassâsiyete işaret ediyor. Değil mi?

Takvâyı doğru anlama yaklaşımımızda son fakat vurucu bir misal:

İnsanda yarışma, öne çıkma, “en” önde olma tutkusu bârizdir.

Bazen bunun için aslında hiçbir kesbinin, gayretinin ve katkısının olmadığı şeyleri kullanır. Irkını, soyunu-sopunu, ten rengini vs. üstünlük ve değerlilik unsuru saymaya kalkar. Câhiliyye’de de, cins ismiyle her türlü câhiliyyede de bunun misaline rastlanır. Şu âyet evvelâ bunu reddediyor ve Allah katında üstünlük ölçüsü olarak takvâyı ilân ediyor, ona davet ve teşvik ediyor:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 13)

Bu sûrede önceki 12 âyette üst üste 5 kez “Ey îmân edenler!” hitabı gelmişken, burada “Ey insanlar!” hitabının seçilmesi de, mevzunun İslâm toplumu ötesinde, bir insanlık problemi olduğunu da ortaya koymakta.

İç Âlem Bir Sır

İnsanın üstün olma arzusu, kesbinin, gayretinin, yani katkısının olduğu sahaya geçtiğinde mesele çözülüyor mu? Hayır!

Oturmuş bir İslâm toplumunda, âlim, fâzıl, müstakîm ve kerîm zatların öne çıkması, bu vasıflarda zaafı olanların geri planda kalması normal, bunlar tamam. Bu kadarı sadece toplum düzeni için lâzım.

Ama oturmamış bir İslâm toplumunda, bu vasıflar, birer görüntüye dönüşebiliyor. Bir softa-zahid portresi ortaya çıkıveriyor. Bu sebeple, takvânın kalbe ait bir hususiyet olması yine mühim.

Yani iki tarafı var meselenin, hem insandaki yarışma duygusu tetiklenerek onun ibâdete, cömertliğe, kulluğa vs koşması sağlanacak, fakat “iş”in bunların zâhiren ve kemmiyetli şekilde, yani çok çok yapmak olmadığı belirtilecek. Nitekim, kulluk imtihanı için, ‘ahsenü amelen’ buyurulmuş da ‘ekserü amelen’ denmemiş. En çok yapan değil, en debdebeli şekilde yapan değil, ihsan üzere yapan demek. İhsan da, Allâh’ı görüyormuşçasına edâ etmek demek olunca yine kalbî bir derinliğe götürüyor insanı.

Ashab da insandı. Onlar da yarışıyorlardı.

Muhâcirler: “Biz en büyük fedâkârlığı yapıp hicret ettik, evimizi barkımızı terk ettik!” diyordu.

Ensâr: “Biz de evimizi barkımızı açtık, paylaştık, bölüştük!” diyordu.

Peygamber Efendimiz, Medine çarşısına gelen, namaza ve Allah Rasûlü’ne muhabbeti çok ziyade olan bir köleye büyük bir alâka gösterince, bu kölenin, hastalığında ziyaretine, vefatında teçhiz ve tekfinine bizzat gidince, bu; “En üstün kim?” suâli yeniden alevlendi. Sebeb-i nüzul rivayetlerine göre, “Allah katında en değerli olanınız, en takvâlı olanınızdır.” meâlindeki âyet bu hâdise ve bu merak üzerine indi.

Yani takvânın kalbîliği, gizliliği, künhünün Allah tarafından bilinebileceği, Rasûlü’ne de O’nun tarafından bildirileceği vurgulanmış oldu. Artık kendini göstermek yerine, kendini iç dünyadan ihyâ etmenin zarureti hatırlatılmış oldu. Dış cepheden ziyade, temele hassâsiyet göstermenin mühim olduğu ikaz edilmiş oldu. Hele imtihan sırrı ve kader olarak nail olunmuş nimetleri, kerem ölçüsü saymak tamamen mânâsızdı...

O köle gibi, Selmân-ı Fârisî de, ne Arab’dı, ne Kureyş’ti, ne de Ensar’dı... Fakat Allah Rasûlü, “Selman, benden!” diyordu. Fakat o Selman radıyallâhu anh müteakip yıllarda;

“–Sen sahâbî misin?” suâline;

“–Gerçek sahâbî, öbür dünyada O’nunla olabilendir. Bu da henüz belli değil!” diyebilen bir ‘iç âlem’ ustasıydı!

Günümüze dönersek;

Allah bizi müslüman bir aile ve mü’min bir çevre içinde yeşertmiş. Bu sayede bir müslüman kimliğine sahibiz. Bazen bunun üzerine pek bir şey koymadığımız hâlde, bu kimlikle sağa sola, bu nasiplere doğuştan sahip olmayanlara üstünlük hissiyatıyla bakabiliyoruz.

Bazen tesettürünü eksik bulduğumuz için, bazen sakalını kısa bulduğumuz için takvâlı saymadığımız bir kardeşimizin, ahlâkî sahada, muazzam bir hâline şahit olabiliyor, taaccüp edebiliyoruz.

Tasavvuf ve tarîkat gibi bütün mevzuu iç âlem tezkiyesi olan yollar dahî, hırkaya, tâca, takkeye veya resmî mensubiyetlere, kartvizitlere daralabiliyor. 15 Temmuz daralması belki de bu taraftan büyük bir fayda sağlayacak.

İç âlem bir sır... Sır olarak kalmalı. Âkıbet müttakîlerin ve bu sırrın ifşâsı Sûr’dan sonra...


Sayı : 57
Büyük Kapak