Tedâvül...

Sayı : 59 / Ocak 2017, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Tarih hep şöyle bir döngü imiş:

“Zor zamanlar güçlü insanları ortaya çıkarır.
Güçlü insanlar, iyi ve rahat zamanlar meydana getirir.
Rahat zamanlar, zayıf insanların yetişmesine sebebiyet verir.
Zayıf insanlar da zor zamanlara yol açar.”


Genelleme tarafı baskın ise de; “Her medeniyet (hareket) doğar, büyür ve ölür.” şeklindeki tarih felsefesine de uygun. Voltair’in de;

“Tarih, ikbal merdivenlerinden inen ipek terlikliler ile, o merdivenleri şimşek hızıyla çıkan çizmelilerden ibarettir.” tarzında bir cümle söylemiş.

Kitabında hiçbir şeyi eksik bırakmayan Mevlâ Teâlâ; “Biz eyyâmı / zafer günlerini insanlar arasında tedavül ettiririz, (elden ele dolaştırırız.)” buyurmuştur.

İslâm’ı temsil eden hak ve hakikat yenilmez.

“Hak yücedir ve o mağlûp olmaz.”
“Allah nûrunu tamamlayacaktır.”


Lâkin, bir müddet hakkı temsil vazifesine seçilmiş kimseler yenilebilirler, çünkü heyecanlarını kaybedebilirler. Cenâb-ı Hak Kur’ân’da «vazife değişimi»ni birçok âyette zikreder. Çoğu kez, ashâba ve ardından gelecek nesillere bir uyarı olarak:

“İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” (Muhammed, 38)

“Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Dilerse sizi yok eder ve sizi başka bir kavmin zürriyetinden yarattığı gibi sizden sonra yerinize dilediği bir kavmi yaratır.” (el-En’âm, 133; Ayr. Bkz. en-Nisâ, 133; el-Mâide, 54; İbrâhîm, 19-20)

Rabbimiz, peygamber göndererek, vahiy indirerek işleri yoluna koyar. Bunun ardından bir gevşeme, soğuma, kalp katılaşması, tembellik, cimrilik ve bencillik meydana gelirse, yani arkadan gelen nesiller yoldan çıkarsa helâkler, işgaller, kahır tecellileri görülür.

Zor zamanlar her zaman güçlü adamlar çıkarmayabilir. Tarihe gömülmek, silinip gitmek ihtimalleri de vardır. Hak yok olmaz. Allah bir başka temsilciye devrederek, emânetini devam ettirir. Nûrunu tamamlama işiyle başkalarını vazifelendirir.

İslâm âlemi olarak, içinde bulunduğumuz durum ile mâzî karşılaştırmasında ciddî intikal sıkıntıları yaşıyoruz. Mithat Cemal, Harb-i Umumî’de paramparça olan hâlimize bakarak «Kimdim» başlıklı şiirini yazmış:

Çarpardı göğün kalbi hilâlin avucunda;
Titrerdi yerin talihi mermîmin ucunda.

Günler, elimin çizdiği yerlerden akardı;
Üç kıt'ada korkunç atımın izleri vardı.


Fakat şiirini şu beyitle bitirmek zorundadır:

Dünyâ bilir iclâlimi ben böyle değildim;
Ben, altı asırdan beri bir kerre eğildim!


Eğilmek! Âkif de şöyle diyecektir:

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor.


Niçin eğildik? Çünkü çalışkan, güçlü nesillerin çalışmaları, sonraki nesillerde bir gevşeme meydana getirdi.

Meselâ Osmanlı... Yavuz’dan, Kanunî’den sonraki padişahları öncekilerle kıyaslayamıyoruz. Çoğu ne şehzadeliğinde sancağa, ne de hükümdarlığında sefere çıkmıştır. III. Murad, Cuma selâmlığına bile çıkmaz. Kendisinden sonra Cuma selâmlığına çıkan III. Mehmed’e halk, padişahlar niye sefere çıkmıyor diye sorar ve padişah sefere çıkmaya karar verir. III. Mehmed, Haçova’da otağ-ı hümayuna taarruz olunca çok korkar ve kendisini sakinleştirmek Hoca Sadeddin Efendiye düşer:

“Cengin hali budur; ecdadınız zamanında olan tabur muharebeleri ekser böyle vâki' olmuştur; mûcizat-ı Muhammed Aleyhisselâm ile inşaallahü tealâ fırsat ve nusret ehl-i İslâmındır, hatırınız hoş tutun!”

Bu muharebede hakikaten zafer gelir. Fakat «zayıf insanlar» devrini döndürmek kolay olmaz. Zayıf insanlar, çok daha zor zamanların gelmesine sebebiyet verirler. Çünkü güçlü insanların, çok çalışarak elde ettiklerini elde tutmak zordur! Onlara göz diken ve çok çalışan başkaları vardır. Meselâ Rusya! Osmanlının kuruluş ve yükseliş devrinde Rusya, Moskova knezliğinden ibaret, ciddiye bile alınmayacak bir devlettir. Fakat Timur’un attığı birtakım hatalı adımları takiben, ilâhî tedâvül bu ülkeyi, Osmanlı’nın can düşmanı hâline getirmiştir.

Çare nedir? Güçlü insanların, güçlü nesiller bırakması.

Zor zamanlardan çıkaran, gayretleri, zafer sarhoşluğuna kurban vermemek.

Ebû Eyyüb el-Ensârî –radıyallâhu anh-... Gönül semâmızdaki bu yıldız sahâbînin bu hususta yolumuzu aydınlatan bir hâtırası ve bir tefsiri var:

Malûm;

Kendisi seksen küsur yaşında İstanbul seferlerine katıldı. Bu seferlerden birinde, bir ensârî, düşman saflarına yarma harekâtı yapınca, sahâbînin duyabileceği şekilde, kendisini kınayanlar oldu:

“Rabbimiz; «Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!» buyurmuyor mu? Bu adamın yaptığı yanlış olmadı mı?”

Bu söz, “zayıf bir nesil” değerlendirmesine benziyordu. Sahâbî müdahale etti.

“Hayır! Bu âyeti yanlış anlamayın!

Bu âyet bizim hakkımızda nâzil oldu.

Biz Medineliler, Mekke fethedilince, «Artık,» dedik. «Bayrağı yeni müslümanlar devralsın! Biz de bağlarımıza bahçelerimize, hurmalıklarımıza dönelim.»”

Güçlü zamanları takip eden rahat zamanların çekişine güzel bir misal.

“Fakat bu âyet nâzil olarak, bizi ikaz etti. Dünyaya kapılmanın, rahat zamanlara mağlûp olmanın «tehlike»nin ta kendisi olduğunu bildirdi. «Cihada, infâka, gayrete devam!» denilmiş oldu.”

Osmanlıya dönersek, İstanbul veya Mısır veya Macaristan, nihâî bir hedef olarak görülmemeliydi. Mekke’yi fetheden Ebû Eyyüb, nasıl İstanbul seferine katılıyorsa, İstanbul’u fethedenler de sırada Roma var, Viyana var, Kurtuba var deselerdi, rahatlık ve rehavet gelmez, onu da zayıflık ve onu da günümüzdeki perişanlık takip etmezdi.

Ferdî hayatlarda dahî bunu görebiliyoruz. Hayatı çilelerle, gayretlerle dolu insanlar var. Bu zorluklarla mücadele sayesinde yükseldikleri hâlde, evlâtlarını el bebek gül bebek yetiştiriyorlar. Bilhassa varlıklı, eşraftan insanların evlâtları çok kolay bozuluyor. «Asil azmaz.» prensibine rağmen ciddî problemler yaşanıyor. Halbuki, zor şartları illâ kader getirsin diye beklememek lâzım. Tasavvuftaki nefs tezkiyesi çizgisinde, makul, abartısız mahrumiyetler, sınırlar çizmeli.

Tasavvuf, Hazret-i Peygamber’in ve ashâbın dînî yaşayışıdır. Fakat sistematik tasavvufun doğuşu da, hemen hemen bu rahat zamanların rehavetine kapılmama refleksi olarak ortaya konulabilir. Tasavvufun sûf yani yünden geldiği söylenir. Yani fetihlerle gelen refah sayesinde, en kaliteli ve rahat elbiseler giyebilecek iken, hem rehavete kapılmamak hem de tevâzuu elden bırakmamak için yün abalar giymişler, ilk mutasavvıflar. Rahatın yozlaştırıcılığından, işleri kötüleştirmesinden en azından kendilerini ve talebelerini kurtarmaya çalışmışlar.

Misal verdiğimiz tarihimizde de takdir ortadan kaldırılamamışsa da oldukça geciktirilmiş. İbn-i Haldun’a göre bir devlete 120 sene ömür biçilirken, Osmanlı 620 sene yaşamış. Osmanlının en müreffeh zamanındaki sultanlarından, 28 yaşında vefat eden Birinci Ahmed, içine keçi kılından fanilalar giyerek, rahata karşı tedbir alırmış.

Günümüzde İslâm âlemi olarak zor zamanlar yaşıyoruz. Fakat mevzi olarak ülkemizde müslümanlar 28 Şubat sonrası müreffeh bir devir yaşıyor. Bu sebeple birçok insan, etrafımızdaki mazlum müslümanlara hassasiyetimizin, imkânlarımızla mütenâsip olmadığı kanaatinde.

Meselâ ülkemiz 1974’te Kıbrıs çıkartmasını çok güçlü bir halk desteği sayesinde yapabilmiş. Hattâ hükümet âdeta buna mecbur kalmış. Fakat günümüzde Mavi Marmara, Musul, Halep, Rusya vb. meselelerde, “güçlü adamların” gözlerinin içine bakmaktan, tutarlı bir tavır geliştiremeyen ve zikzaklar çizen bir ümmet vaziyetindeyiz. “Zor zamanlar” yaşayan mazlum kardeşlerimiz için Whatsapp’ta duâ ve salevat zinciri kurmaktan öteye gidemeyen bu “rahatlık” Allah korusun, “zorluğa” dönüşebilir.


Sayı : 59
Büyük Kapak