Tefekkür Hırsızları

Sayı : 52 / Haziran 2016, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Merak insana mahsus bir hususiyettir ve insana verilen kabiliyetleri geliştiren bir yönüdür. Eğer merakı, sizi alâkadar etmeyen sahalardan çekip faydalı alanlara çevirebilirseniz, merak sizi öğrenmeye, okumaya, araştırmaya ve tefekküre sevk eder.

İnanç da insanın bir hususiyetidir ve o doğru kanalize edilmeye muhtaç bir yönümüzdür. İnanmak, inandığımız şekilde yaşamak ve inandığımız bir dâvâ uğruna mücadele etmek de insanlığımızın bir parçasıdır. Bunun için inanç kesinlik ister, şüpheyi kaldırmaz ve bu sebeple de inandığınız zaman teslim olmanız gerekir.

İnsanın inanma ihtiyacının Rabbimiz tarafından istikamete kavuşturulmasıyla “din” meydana geldi. İnsanların dini bozmasıyla muharref ve bâtıl dinler türedi. Rabbi insanın yönünü defalarca peygamberler göndererek batıl inançlardan Hak dine çevirdi... Hak din ise İslâmiyet...

İnsana verilen merakın neticesi ise b/ilim oldu. İnsanoğlu hem merak saikıyla, hem de tabiattan istifade etmek maksadıyla ilim dalları ve teknik usulleri geliştirdi.

Avrupa tarihinde, Hıristiyan kilisesinin b/ilimi tehdit olarak telakki edip savaş açması sebebiyle inanmakla merak etmek birbirinin zıddı gibi bir manzara meydana geldi.

Anlamak isteği ve merak, inanmak ile zıt mıdır?

Eğer anlamayı, kabul ve itaat etmenin bir şartı olarak ileri sürüyorsanız, zıttır. İsrailoğulları, işi yokuşa sürmek için soru sormalarıyla meşhurdular. Bu, dinin tabiatında bulunan teslimiyete aykırıdır. Yine dinin özünde Allâh’ın zâtı, kaderin adaleti gibi hususlar aklın tatmin edilebileceği sahalar değildir. Akıl burada susmalı ve gönlün muhabbet, îmân ve teslimiyetinin himayesinde haddini bilmelidir.

Fakat Hz. İbrahim, Rabbine, “nasıl dirilttiğini“ sormuştu. Rabbinin; “İnanmıyor musun?”suâline, “kalbim tatmin olsun diye” cevabını verdi ve kınanmadı. Sualine tabiattan bir cevap verilmişti. Kuşları kendisine alıştırması, dağıtması ve çağırması...(Bakara; 260)

Bir sahâbî de, Efendimiz’e “Allâh’ın ölüleri diriltmesinin bir misalini” sormuş, Efendimiz de, “kışın ölü toprağın baharda dirilmesiyle” cevap vermişti.

Demek ki merak etmek inanmak ile çelişmiyordu.

Ancak bir mesele var, günümüzde bir genç, merakını tatmin için internete ulaşacaktır. Onu batının sahip olduğu geniş imkânlarla hazırladığı, zengin dokümanlarla dolu siteler, resimler, belgesel videolar bekliyor olacaktır.

Kâinatın başlangıcı nasıl oldu? Yeryüzünde hayat nasıl başladı? Tabiattaki zenginlik nasıl oluştu?

Bütün bu sorulara cevaplar yağdıran videolar ve siteler var. Fakat bunlarda bir tehlike var:

Tefekkür Hırsızları

Bu siteler; efektler, animasyonlar, tesirli seslendirmeler ve en önemlisi, ‘bilim’in yaldızlı süksesiyle gencin merakını tatmin ederler (!)

Fakat Avrupa’nın geçmişinde inanç ile merak zıtlaşması neticesinde, ateistleşen bir dil ile bilime yaklaşırlar.

Hayat nasıl mı meydana geldi? Üç milyar yıl önce dünyaya yağan göktaşlarının, yıldız parçalarının taşıdığı moleküler zenginliğin güneş ışığındaki radyoaktif ışınlar veya yer altından gelen sıcaklık ile tetiklenmesiyle...

Basite indirirler: İlk basit canlılar okyanusun içinde güneş ışığını görmek için göz “geliştirmiş”, o gözün uzantısı, beyin olmuş, bir yırtıcı kovalamış dişleri çıkmış, karaya yürümüş yüzgeçleri ayak olmuş, ağaçtan inmiş kuyruğu düşmüş...

Bu basitliği yadırgarsanız, hemen “Tabiî bunlar hemen olmadı milyonlarca yılda oldu.” ilâvesini bahşederler. İyi de o maymunlar, ağaçtan milyonlarca yılda mı indi? Anlaşılır kılmak için basit bir izah uydurmak gerekmektedir, bu basitliği yutturmak için “çook uzun” süre “sis”iyle meseleyi karmaşıklaştırmak gerekmektedir.

Tefekkür hırsızları, sizin “yaratılış mucizesine” hayran olmanıza mâni olmak isterler. Ortalıkta olup biten her şey, zaten olması gerekenlerdir(!) İzahları içinde hep “rastlantısal kazalar, tesadüfler” vardır. İnsanın kimseye bir teşekkür borcu yoktur(!) Edecekse milyonlarca yıl önceki hayvan atalarına edebilir!

Olması gereken değişiklikleri mutasyonlar yapar! Aslında mutasyonlar hep ölüm, hastalık getirir ama “uzuun zaman içinde” faydalı işler de yapmışlardır(!)

“Yaratıcı, yarattı, yaratıldı” ifadelerinin el çabukluğuyla yok edildiği bu tefekkür hırsızlığında, hokkabazın fincanının altından; “evrimleşti, özellik geliştirdi, uyum sağladı.” gibi yumurtalar çıkar.

Niçin “Yaratıcı”dan bahsetmediklerini sorsanız ilmin tarafsızlığından dem vuracaklardır.

Hâlbuki bir kuşun zaman içinde kanat geliştirdiğini iddia etmenin, yaratıldığını söylemekten hiçbir farkı yoktur. Neticede ikisi de bir “kanaat”tir.

Hattâ sevimli kuşun hücrelerinde bir yaratıcılık, bir irade, bir şuur, bir akıl var olduğunu iddia etmektense, bütün varlıkları tek bir aklın, tek bir şuurun, tek ve çok kuvvetli, hikmetli bir zâtın yarattığını, düzenlediğini ve tasvir ettiğini düşünmek çok daha mantıklıdır. Kuşun kemiklerinin hafifliği, gözlerinden sinir sistemine, iskelet ve kas yapısına kadar bütün vücudunun uçmaya elverişli olacak şekilde takdir ve halk edildiği göz önüne alınırsa hepsini birbirine uyumlu şekilde yaratmış bir Yaratıcıya inanmak aklın ve insafın gereğidir.

Üstelik bu inancın her dinden milyonlarca şahidi ve destekçisi vardır. Neticede hemen her dinde bir mutlak yaratıcı inancı yer almıştır.

Peki, niçin bu sözde bilim insanları, bu taraflı lisanla konuşuyorlar? Niçin inananları rencide edecek şekilde, “kendiliğinden oldu, rastlantısal oldu, primat atanıza borçlusunuz!” gibi keskin laflarla bize saldırıyorlar?

Çünkü inanıyorlar! Evet onlar da kendi batıl davalarına, yani inançsızlığa inanıyorlar. Negatif, ters, zıddına bir inanç bu, ama inanç…

Tarafsız bilim, ilim insanlarını inançla mücadeleye itmez. Teorileri, zanları bir inanç umdesi gibi tartışılmaz hale getirmez.

Merak hani hep hürdür ya! Halbuki bu ateistlerde inanan, inandığı dâvâ için mücadele eden insan tavrı var. İnançsızlık için mücadele…

O hâlde kusura bakmasınlar. Onlar da “dehriyyun” adlı gayet eski bir dînin gardırop değiştirmiş müntesipleridirler, o kadar.

Dehrîler, alemin ezelî olduğunu ve bir yaratıcısının bulunmadığını savunan materyalist felsefe akımıdır. “Mutlak zaman” anlamına gelen dehr kelimesine nisbeti sebebiyle bu isimle anılır.

İslâm’dan önce bazı Câhiliye Arapları arasında dehriyye anlamında materyalist bir dünya görüşünün mevcut olduğu Kur’ân-ı Kerîm’den anlaşılmaktadır:

“Dediler ki hayat ancak yaşadığımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız, bizi ancak zaman (dehr) helâk eder.” (Câsiye, 24)

İnsanın Yaratıcıyı inkâr ederek ona boyun eğmekten, şükran duymaktan ve emirlerine itaat etmekten kurtulmaya çalışması çok yeni bir şey değildir. Sadece bugün teknik imkânlarla kibirlenmek, inkarcı tavrın daha da yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır.

Ne yazık ki bugün bilim adı altında kibir ve inkârcılığın sözcülüğü yapılmaktadır. Hem de bizzat bilimle çelişkiye düşülerek…

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanındaki kafirler, kainatın başlangıçsız, hep var olduğunu iddia edebiliyordu. Bugün ise kâinatın ezelî olmadığı, bir başlangıç anı (ona Big Bang diyorlar) ile varolup devamlı genişlediği de ilmi bir hakikattir.

Üstelik faraziye değil, ispatlı bir hakikattir.

Böyle bir hakikat ortada dururken artık yaratılışı inkar etmeye mahal kalmadığı ortadadır. Zaman da, mekan da, bütün maddeler de bir başlangıçla ortaya çıkmıştır. Ve bilhassa dünya gezegeninin hususiyetleri, hayatın ve insanın yaşayabileceği şekilde çok hassas dengelerle belirlenip takdir edilmiştir.

Öyleyse inkarcılığı inanç haline getirenler hiç boşuna bilim adamlığı satmasınlar.

Biz mü’minler de öyleyse, merakımızı ve eşyanın hakikatini öğrenme iştiyakımızı bu hırsızlara kaptırmayalım. Sahih ve pozitif inancımızı da bu bâtıl ve negatif inanıcılara zedeletmemeye dikkat edeceğimiz gibi...


Sayı : 52
Büyük Kapak