Topluiğne Avcısı…

Sayı : 9 / Kasım 2012, Konu Başlığı : Goncagül

Yavaşlayarak duran asansörün kapıları birbiri ardınca açılıyor. Annemle birlikte gri bir koridorda ilerliyoruz. Babamın masası şu üçüncü kapının ardında…

Babamın işyerine gelmeyi pek sevmem aslında. Ama ne yazık ki mecburum. Çünkü annem kıyafete ihtiyacım olduğunu söyleyince, babam “Bana uğrayın da sizi ben götüreyim” dedi.

Aslında alışverişe annemle gitmeyi tercih ederdim, hatta izin verseler kendi başıma gitmeyi daha çok isterdim. Babamla alışverişe çıktığımız zaman ne olacağını çok iyi biliyorum çünkü. Benim istediğim kıyafeti uygun bulmayacak. Kendisi başka bir kıyafeti beğenecek ve onu giymemi isteyecek.

Babamın kapısına üç beş adım kala kapı açılıyor ve dört-beş yaşında gibi görünen bir kız çocuğu çıkıyor. Saçları özensizce bağlanmış, soluk tişörtünde yer yer lekeler bulunan ama masum ve tatlı bir kız çocuğu… Saçındaki tokanın aynısı küçükken bende de vardı.

Anneme gösteriyorum, her zamanki gibi tesbih çektiğinden cevap vermiyor. Ama baş hareketiyle ve gülümsemesiyle gördüğünü anlatıyor. Birlikte babamın odasına girdiğimizde de babama başıyla selam veriyor. Babam da başıyla selamını alıp, misafiriyle konuşmasını kesmeden yine başıyla oturacağımız yeri işaret ediyor. Bizim evde baş hareketleri çok şey anlatır…

Sehpadaki dergilerden birini alıp resimlerine bakıyorum, zaman geçsin diye… Çünkü babamın misafiriyle konuşma biçimi bayağı bir samimi; bu durumda epey bekleyeceğiz demektir. Of ya…

Anneme ters ters bakıyorum; görmüyor. Aslında gözünün ucuyla görüyordur ama görmezden geliyor. İçimden söyleniyorum; “Ne diye her şeyi babama sormak ve izin almak zorundayız sanki. Hatta izin istemek için bile izin çıkmasını beklemek zorundayız! Şuna bak. Alt tarafı bir kıyafet alacağız, babamın bize zaman ayırması, bizimle beraber çarşıya gelmesi lazım. Seçtiğim kıyafeti onun da onaylaması lazım! Biliyorum aslında annem istese babama sormadan da alabilir. Ama mahsus böyle yapıyor ki babamın yanında isteklerimde ısrar edemeyeyim. İkisi beraber ‘O olmaz, bu daha iyi’ desinler. Ben de mecburen kabul edeyim. Maşallah pek de iyi anlaşırlar! Hele benimle alakalı konular olunca hemen işbirliği yaparlar!”

Dayanamayıp annemi dürtüyorum ”Haydi, babama işaret et ki misafirini uğurlasın, bizimle ilgilensin” manasında baş hareketi yapıyorum. Annem de kocaman kocaman açtığı gözlerini gözlerime dikerek beni azarlıyor. Bunun da manası “Alışverişsizlikten ölmedin ya! Az sabret!”

Of ya! Bu annem de ne kadar sabırlı! Babam ona zaman ayırana kadar bekliyor. Ben olsam dayanamazdım. Babam gibi birine düşsem, her halde geçinemezdim. Hep sabret, her şey için izin iste…

Biz beklerken ofisin kapısında cılız bir tıkırtı duyuluyor. Babamın “Gir!” demesi üzerine içeriye az önce gördüğüm küçük kız süzülüyor. Elinde küçük bir şey tutuyor. Babam yerinden hafifçe doğrulup, elindeki şeyi alıyor. Sonra güler yüzle:

- Hımm. Toplu iğne mi buldun? Ver bakayım onu. Aferin sana! Haydi bakalım, bulduklarını getir, diyor.

Hiçbir şey anlamadım. Babam o toplu iğneyi ne yapacak ki? Misafiri olan kır saçlı amca da neler olup bittiğini anlamamış olacak ki, merakla bakıyor. Kız sevine sevine odadan çıkarken babam hepimizin beklediği açıklamayı yapıyor:

- Bizim müstahdemin kızı. Annesinin bırakabileceği bir yer yok; akşama kadar buralarda zaman geçiriyor. Bir kere yerde ataç bulmuş, ben de “aferin” dedim. O günden beri bulduğu zımba teli, ataç, iğne vesaire şeyleri hep bana getiriyor. Zavallı kızcağızın babası evi terk etmiş, herhalde baba hasreti çekiyor…

İçimde bir yerlerde bir şey hissediyorum, adını koyamadığım bir şey… “Yüreğim sızladı” dedikleri bu muymuş?

Şu anda evden niye çıktığımız, neyi beklediğimiz, neden bu kadar sabırsızlandığım, neden sinirlendiğim… Her şey uçup gitmiş gibi… Sadece o küçük kız, babam ve ben varız şimdi...

Bütün gün gri koridorlarda dolaşan, bir amcadan aferin almak için yerlerde küçük cisimler arayan küçük kız…

Akşam yorgun annesiyle birlikte ıssız evlerine giden ve akşam yemeği için babasının gelmesini beklemek zorunda olmayan… Çünkü babasının gelmeyeceğini bilen… Gündüz işte, akşam evde çalışmak zorunda olan annesinin ayağı altında dolaşıp, azar işiten…

Annesinin üç kuruş maaşıyla alabildiği kıyafetleri babasına onaylattırmak zorunda olmayan… Ama kıyafetlerini giyip babasına gösterme şansı da olmayan… “Teşekkür ederim babacığım” diye boynuna sarılamayan…

Bir an dünyada üçümüzden başka kimse yokmuş gibi düşündüm kendimi… Babam, küçük kız ve benden başka…

Babamdan ilgi dilenen o küçük kız ve babasının ilgisinden usanmış ben… Şu an kendimden utanıyorum.

Babamın misafiri kalkıp gittiği halde yerimden kalkamıyorum. Babam onu uğurladıktan sonra dönüp yanımıza geliyor ve:

- Haydi ne duruyoruz, artık çıkabiliriz, diyor.
Annem beni işaret ederek babama:

- Şu kızın yok mu? Sabır diye bir şey bilmiyor. Geldiğimizden beri beni dürtükleyip duruyor. Haydi neden kalkmıyorsun, diyor.
Canım babam, yanağımdan makas alıp:

- Yok canım. Benim kızım öyle şey yapmaz, demiyor mu? Boğazımdaki hıçkırıkları zorlukla yutkunuyorum. Babam

-Nereye gidiyoruz şimdi? Diye sorunca ikisi birden bana bakıyor. Güçlükle:

- Siz nereye isterseniz, diyebiliyorum.


Sayı : 9
Büyük Kapak