Uluslararası Bahaeddin Nakşibend Sempozyumu -I-

Sayı : 59 / Ocak 2017, Konu Başlığı : Söyleşi

4, 5, ve 6 aralık tarihlerinde Aziz Mahmud Hüdâyî Vakfı, İstanbul Tasavvuf Araştırmaları Merkezi’nin (İSTAM) koordinatörlüğünde ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin katkılarıyla bir sempozyum gerçekleştirildi. Açılışı Haliç Kongre Merkezi'nde yapılan "Uluslararası Bahaeddin Nakşibend ve Nakşibendilik Sempozyumu"nun sonraki oturumları Bağlarbaşı Kültür Merkezinde gerçekleştirilecek.

Açılış konuşmasında söz alan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz konuşmasında, tasavvuf yolunun İslam’ı muhabbet ve irfan ile hayata geçirmek olduğuna dikkat çekti.

Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz:

“Bizleri insan olarak yaratan, sayısız ve sonsuz nimetlerle donatan yüce Rabbimize sayısız ve sonsuz hamd-u sena ederiz. Yolumuzu aydınlatan bütün Peygamberlere, hususiyle bizlere Kur’an’ı getiren ve Kur’anî ifadesiyle, üsve-i hasene özelliğiyle kurtuluş yolumuzu gösteren, Efendiler Efendisi Hz. Muhammed Mustafa’ya salât ve selam ederiz.

Allah-u Teala halife olarak yarattığı, mükerremlik sıfatı verdiği, Ahsen-i takvim sırrına aday gördüğü insanoğlunu kendisine kulluğa çağırıyor. Kullukta da sevgiyi, merhameti, şefkati Hak ile kul buluşmasının önemli bir aracı olarak lütfediyor.

Kainattaki bütün varlıkları kendi varlığının delili olarak bize lütfeden Yüce Rabbimiz, cami’ul- ezdad yani zıd sıfatları kendisinde toplayan özelliğiyle, bize de birbirine zıt görünen ruh ve beden lütfettiği gibi, ki her şeyin bir dış yüzü olduğu gibi bir de ruhani yönü vardır, ama İslamî anlayışa göre ruhu bedenden, batını zahirden, düşünceyi eylemden, şekli gayeden, bilgiyi hikmetten, ilmi irfandan, dünyayı da ahiretten ayırmak mümkün değildir.

Fıkıh kelam ve tasavvuf, İslam düşüncesinin temel ilimleri, disiplinleridir. Tefsir ve hadis bu her üç ilme kaynaklık ederek, Kur’an ve sünneti anlama, idrak etme, yorumlama usul ve metodolojisini vermektedir. Maneviyat, ruhaniyet ve derinliği olmayan, aşkla yoğrulmayan bir dini tecrübe ve irfandan bahsetmenin anlamı yoktur. İrfan mektebi olarak bilinen tasavvufun asıl gayesi cihad-ı ekber yani büyük cihad ile cihad-ı asgar yani küçük cihad arasında bir denge kurmaktır.

Malumunuz cihadı ekber, bizi, insanoğlunu, maneviyattan uzaklaştıran, nefsin zaaf ve arzularına karşı deruni bir mücadelenin adıdır. Buna büyük cihad diyor Peygamber efendimiz. Diğeri yani cihad-ı asgar ise ümmet şuuru içinde bir İslam toplumu inşa etmek üzere insanla İslam arasındaki engelleri kaldırmak, her türlü zorbalığa, baskıya ve bu yolda güç, bilgi ve servet sahiplerine karşı, bunların oluşturduğu sahte ilahlara karşı durma eylemidir.

Tasavvuf, mülkün, iktidarın, güç ve bilginin mutlak sahibinin Allah olduğu gerçeğini hayata hakim kılmaktır. Bunu hayata hakim kılabilmek için benliğimizi bu istikamette eğitme çabası içinde olmaktır. Bu eğitim çabasının iki önemli unsurundan biri zühd ise diğeri takvadır.

Zühd dünyaya meyletmemek, yani bugünkü ifadesiyle dünyevileşmemektir. Dünya sevgisine gönülde yer tutacak şekilde kalpte yer vermemektir.

Takva ise Hak ile olma, Hakka yakın olma, kalbi koruma çabasıdır. İrfan geleneğinin kadim temsilcilerinden olan Ebu’l Hüseyin Nuri’nin şu sözü gerçekten arifi tarif konusunda çok derin anlamlar içermektedir: “Arif hiçbir şeye sahip olmayan ve hiçbir şeyin de kendisine sahip olamadığı insandır. “

Bu anlayış mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu aleme haykırmak demektir. Yine bu yolun ilklerinden kabul edilen Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri irfanı ve tasavvufu şöyle tarif ediyor: “Tasavvuf Allah'ın seni senlikten öldürüp yine seninle diriltmesidir.”
Aslında bu söz, Rabbimizin şu ayetinin mealini izah eder:

“Ölü (Allah’a ulaşmayı dilememiş) iken (ona on iki ihsan vererek) dirilttiğimiz ve insanlar arasında onunla yürüyeceği nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde olup, ondan çıkamayacak kimse gibi midir?” (Enam, 122)

İrfan mektebi, düşünce ve eylem olarak bir bütünlük arz etmektedir. Allah'ın birliğinin daha derin bilincine ermek, beşeri iradeyi Allah'ın iradesine daha kuvvetle ram edebilmektir. Tıpkı şu ayette bildirildiği gibi:

“(Ey Muhammed!) De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (Enam 162)

İrfan mektebinin erleri olan gönül sultanları her zaman ve zeminde batılın karşısında Hakk’ın, zulmün karşısında adaletin, şirkin karşısında tevhidin, küfrün karşısında imanın ezenlerin karşısında ezilenlerin, seçkinlerin karşısında halkın yanında yer alır. Bu vicdanlar Kabil’in değil Habil’in, Nemrud’un değil İbrahim’in, Firavun’un değil Musa’nın, Herodes’in değil Yahya’nın, Kayser’in değil İsa’nın, Ebu Cehil’in değil Hz. Muhammed aleyhimüsselamın ve Yezid’in değil Hüseyin’in safında yer tutar.

İrfan geleneği insanları dünyadan el etek çekmeye davet etmez, tam tersine hırs ve tutkulardan feragate, îsâra yani başkalarıyla paylaşmaya çağırır. Hatta irfan geleneğinin en çok dile dolanan tenkit edilen, “Bir lokma bir hırka,” anlayışı da, tüketimdeki nihai sınırı gösterir, kazanmadaki değil. Tüketimdeki ve infaktaki sınır, “Bir lokma bir hırka kalıncaya kadar kardeşlerinle paylaş,” mesajı vermektedir.

Tasavvuf yolunda saliklere yani müridlere yol gösteren, rehberlik eden mürşidler vardır, doğru. Ancak bu mürşidler Allah ile kul arasında bir aracı olmadığı gibi, masumiyet sıfatını haiz ruhbanlar ve mutlak kurtarıcılar da değildir.

Allah ve Resulü ile görüştüğünü söyleyen, rüyalarla talimat aldığını iddia eden rehberler dall ve mudil, yani sapmış ve saptırıcı olmaktan başka bir fonksiyon icra etmezler. Etrafındakileri Allah'a kulluk yerine kendine kölelik ve meddahlığa çağıran, kendisini kainatın imamı ve başkalarından üstün görenlerin, rehberlikle, hatta İslam irfanıyla uzaktan yakından alakası yoktur.

Tarihte dini hayatı aşkla, vecdle yaşama ve yaşatma davasıyla temsil misyonunu üstlenmiş olan ariflerimiz, “Leşker-i Dua” yani dua ordusu dediğimiz gönül sultanlarıdır.

Gönül sultanları, gerçek fethin gönüller fethi demek olduğunu bildiklerinden, Leşker-i Gazâ denilen ordunun beldeler fethinden önce ya da sonra, kalplerin fethini gerçekleştirme çabasında olmuşlardır. Bu çabaları, onları, İslam'ın yayılmasının gerçek kahramanları haline getirmiştir.

Anadolu, Kafkasya ve Balkanların İslamlaşmasında bu gönül sultanlarının hizmetleri cümlenin malumudur. Bugün adına sempozyum düzenlenen Bahauddin Nakşibend el- Buhari Hazretleri de işte böyle bir erenler kervanının mensubudur.

Şah-ı Nakşibend olarak bilinen Bahaeddin Buhari, Osmanlı'nın kuruluş yıllarında doğmuş ve Osmanlı'nın ilk asrında Buhara'da yaşamıştır.

Şah-ı Nakşibend, kalp ile yapılan gizli zikrin serdarı, öncüsü ve yeniden ihya edicisi olarak Zikr-Hafi'yi yeniden ihya etmiş ve sistemleştirmiştir. Onun, Zikr-Hafi'yi tercih etmiş olması, şöhret ve tanınır olmaktan çok tevazu ve melamet ve meçhul kalmayı tercih eden özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Şah-ı Nakşibend, yolunun esasını 'Bizim yolumuzun esası sohbet yoludur' esasıyla sohbete bağlamıştır. Hayır ve kurtuluş, cemiyette, toplumun içinde ve insanların arasındadır. Sohbet ile halka karışmak ve halkın dertlerine ortak olmak, düşkün, hasta ve yoksullara hizmette bulunmak ve destek olmak, insanı pişiren, kemale erdiren vasıflar ve davranışlardır.”

Açılışta ayrıca ev sahibi Aziz Mahmud Hüdayi Vakfının Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Hamdi Topbaş da bir konuşma yaptı.

Ahmet Hamdi Topbaş:

“Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı olarak maksadımız, yoksulluk ve cehaletle mücadele etmektir. Bu şiar ile her türlü insani yardım, ilmi ve irfani eğitim alanında hizmet vermekteyiz. Zira bildiğiniz üzere hakim milletler ve mahkum milletler arasındaki fark, bir avuç yetişmiş insandır. Bu dava bilinciyle hizmet edecek, yetişmiş insan ihtiyacını karşılamak için de bazı ilmi, sosyal ve kültürel faaliyetleri gerçekleştirmekteyiz.

Vakıf senedimiz çerçevesinde kongre ve sempozyumlar düzenlemekteyiz. Bu sempozyumların ilki Aziz Mahmud Hudayi hazretleri sempozyumu idi. Daha sonra ise İmam Rabbani sempozyumunu düzenlemiştik. Şimdi de Uluslararası Bahaeddin Nakşibend ve Nakşibendilik sempozyumu ile sizlerle birlikteyiz. Gelecek yıllarda da Abdülkadir Geylani, Mevlana, Ahmet Yesevi, Halid-i Bağdadi, Hacı Bayram-ı Veli, Yunus Emre gibi Hak dostlarının sempozyumlarına devam etmek istiyoruz.

İslam dünyasının ve Anadolu irfanının mayası olan büyük mutasavvıflarını bu gibi etkinliklerle anmaktaki maksadımız hak ile batılı tefrik etmek yani ayırmaktır. Bu hususta Ebu’l Hasan Harakânî Hazretleri diyor ki:

“İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz. Bunlar, cahil sofu ve muhteris alimlerdir.”

Günümüzde de bunun tecellilerini müşahede etmekteyiz. Zira böyle kişilerin yanlış ve nefsani uygulamalarıyla hak ile batıl karışmış, cemaat, tarikat, hizmet kavramları kirletilmiştir. Bir silsileye bağlı bulunmayan, kökü ve geleneği bulunmayan, içinde bidat ve hurafelerin savrulduğu cemaat ve grupları esas alarak yanlışlıkları bütün tasavvuf erbabına mal etmek de ayrı bir hezeyandır.

Halbuki Nakşilik, Kadirilik, Mevlevilik gibi ahlak okulları sadece Anadolu’ya değil, Orta Asya’dan Hindistan’a, Afrika’ya kadar toplumları aydınlatan birer irşad vesilesi olmuştur. Bu ariflerin rehberliğinde, Arap, Hind, Kürt, Türk ve daha nice unsurlar birbirleriyle kardeşleşmiş, keyfiyetli bir ümmet mozaiği oluşmuştur. Özellikle Anadolu bize emanet olarak bırakılmıştır.

Din, millet ve devlet zararına olan şer odaklarına karşı en büyük milli mücadeleyi de yine bu yolun büyükleri ve yetiştirdiği gönül erleri vermiştir. Ve mücadelelerinin karşılığında da ne milletten ne devletten bir ücret, makam ve hatta bir teşekkür bile beklememişlerdir.

Bizim yolumuz Muhammedidir, derdimiz ümmetin birliği ve maslahatıdır. Allah'a giden yollar nefesler adedincedir. Bu sebeple Şah-ı Nakşibend ve terbiye yolunu anlamayı önemsemekteyiz.

Hoca Bahaeddin Hazretleri ne yaptı? Gönüllere Allah ve Resulü'nün sevgisini yerleştirdi. Medreseyle tekkeyi yakınlaştırdı. Bid'at ve hurafelerle mücadele etti. Fakirleri, yoksulları doyurdu. Canlı cansız her varlığa hizmet etti. Kendisinden sonra devam eden bu yol Hindistan'dan Balkanlar'a, Yemen'den Kafkaslar'a kadar geniş bir coğrafyaya yayıldı.”

Sempozyumun Bağlarbaşı Kültür merkezinde yapılan oturumlarında farklı ülkelerden katılan akademisyen ve araştırmacılar tarafından tebliğler sunuldu. 1. Oturumda, Bahâeddin Nakşibend’in Hayatı ve Görüşleri üzerine araştırmalar ele alındı. Oturum Başkanı Marmara Ü. İlahiyat Fakültesinden Prof. Dr. Süleyman Derin sunum konuşmasını yaptı. Aynı fakülteden katılan Prof. Dr. Necdet Tosun, Bahâeddin Nakşibend: Hayâtı ve Tasavvufî Görüşleri başlıklı sunumunda tebliği sundu.

Prof. Dr. Necdet Tosun:

Hace Bahaeddin Nakşibend hazretleri Buhara’da dünyaya gelmiştir. Hacegân yolunun takipçisi olmuştur. Hacegan yolu Yesevilik yoluyla kardeş tasavvuf yollarıdır. Çünkü yukarıda silsile birleşiyor. Yusuf Hemedani’nin iki önemli müridi vardır, biri Ahmed Yesevi biri de Hoca Abdulhalik Goncduvanî, ki onlardan sonra biri Yesevilik, diğeri Hacegan yolu olarak devam etmiştir. Rahmetullahi aleyhim ecmeiyn.

Hace Bahaeddin Nakşibend hazretleri On dördüncü yüzyılın başlarında yaşamıştır. Kendisi muhtemelen bir Özbek Türküdür. Türkçe, Farsça ve Arapça biliyor. Gençliğinde Halil Ata adlı bir Yesevi şeyhine mürid olup bir süre onun yanında tasavvuf eğitimi almış. Sonra Emir Külal adlı Hacegan şeyhine mürid olup onun tavsiyesiyle yedi yıl Buhara’ da sokakları temizliyor, sokak hayvanlarının bakımını, tedavisi yapıyor. Ayrıca Buhara medreselerinin temizliğini de yapmıştır. Bunların hepsini karşılıksız yapmıştır. Bu manevi eğitiminin neticesinde, kemale ermiş, halkı irşada başlamıştır.

Kendisi hacca gittiği zaman Mina pazarında genç bir tüccarı gördüm diyor. Binlerce altın değerinde alış veriş yapıyor ama o esnâda, kalbi, Allah-u Teâlâ’yı bir an bile unutmuyor. Onun halini görünce; “Maşallah el karda gönül yarda.”der.

Bu sözün Farsçası “Dest be kâr, dil be yâr.” İşte bu söz sonraki asırlarda Nakşibendiliğin esasını oluşturmuştur. Buna “Halvet der encümen,” yani “Halk içinde Hak ile beraber olmak,” da deniliyor. Yani bedenin toplumun içinde olacağız, çalışacağız, halk ile birlikte olacağız ama kalbimiz Allah ile olacak.

Hoca Nakşibend Hazretlerinin talebeleri çoğalınca bazı âlimler rahatsız olmuşlar, “Bizim talebeler hep ona gidiyor, müridi oluyor,” diye. Şah-ı Nakşibend hazretleri bir gün o âlimlerin hepsini yemeğe davet etmiş ve “Yolumuzu size anlatalım, eğer Kur’an’a, sünnete aykırı bir şey varsa terk edelim,” demiş.

Âlimler, “Yolunuz müstakimdir, aykırı bir şey görmüyoruz,” demişler. Yalnız bir tanesi, “Bu başınızdaki kalpak veya külah biraz değişik, şöhrete vesile oluyor,” deyince Hoca Bahaeddin Nakşibend onu da çıkarıverip bir dervişe uzatmış. “Mademki dedikodusu oldu, onu da giymeyiveririz,” demiş.

Burada bir incelik var, bir tasavvuf büyüğü âlimleri topluyor ve; “Yanlış bir şeyimiz varsa bu maneviyat yolunda, uygulamalarımızda; söyleyin bırakalım, biz size bağlıyız. Fıkıh konusunda, fetvada size bağlıyız,” diyor. Tıpkı Hz. Ömer’in halife olduğunda verdiği hutbede “Ey insanlar ben de sizin gibi bir insanım, hata edebilirim. Hata edersem ne yaparsınız?” diye sorması gibi. O zaman sahabeden birisi, “Eğer yanlış yaparsan seni bu kılıcımızla doğrulturuz,” demişti.

İşte Hoca Bahaeddin Nakşibend’in ahlakı aynı ahlaktır, aynı zihniyettir. Nakşibendî yolu işte bu sebeple bozulmamıştır. Bir kısım tasavvuf yolları medreseden, ulemadan uzak kaldıkları için veya medrese ilimlerini kışır, kabuk gibi görüp küçümsedikleri için zamanla bozulmuşlardır. Nakşibendi yolu ise tarih boyunca daima alimlerle barışık tasavvuf anlayışı geliştirdiği için istikametini bozmadan devam edebilmiştir.

Hace Bahaeddin hazretleri yine aynı anlayışla sesli zikirden, musiki ve semadan da uzak durmuştur. Çünkü bazı alimler yüksek sesle yapılan zikre bidat diyorlardı. Yine sema ve musikiye de bidat diyorlardı. Alimlerin tenkit ettikleri usulleri devam ettirirseniz alimlere küskün bir yol ortaya çıkarmış olursunuz. Bu orada kalmaz, bir süre sonra alimler sizi bidatçı olarak eleştirir, siz de onları “Bunlar bizi anlamıyor, kabuğunda, zahirinde kalıyor,” diye ötelersiniz ve arada büyük bir mesafe oluşur. Bir süre sonra da bozulmalar gelmeye başlar. Daha sonra İmam Rabbani’de de aynı anlayışı görüyoruz.

Zaten Hacegan yolunda, daha evvel de bu anlayış vardı. Hace Abdulhalık Goncduvanî rahmetullahi aleyh de müridine yaptığı tavsiyelerde, “Sermayen fıkıh kitapları olsun, hadis öğren, tefsir öğren, cahil kimselerden uzak dur,” diyor. Bu çok önemlidir. Bu o dönem için adeta bir devrimdir. Çünkü o devrin bazı sufileri zahir ilimleri küçümsüyordu.

Bir sefer müridleri Hoca Bahaeddin Nakşibend Hazretlerini bir ziyafete davet etmişler ve oraya def, ney gibi musiki aletleri getirip ilahiler okumuşlar. Hoca, “Biz bunu inkâr etmiyoruz, ama biz yapmıyoruz,” Demiş.

Hace hazretleri aşırı perhiz ve riyazete de önem vermiyor. Elbette az yemek mühim bir esastır. Ama bazı tarikatlerde kırk gün inzivaya çekilip bir dilim ekmek, birkaç zeytinle kifaf-ı nefs etme usulü varmış. Hace hazretleri böyle aşırı perhize önem vermiyor.

Hatta bir talebesi “Hocam riyazet yapalım mı? Tavsiye eder misiniz?” diye soruyor. Hâce hazretleri, “Oğlum Buhara’nın şu sokağında bir lokanta var, orada karnını güzelce doyur. Yanında da şerbetçi var, oradan da bir şerbet iç, bizim yolumuzda öyle aşırı perhiz yoktur,”demiş. Hatta yemekten sonra ya tatlı veya meyve yoksa “Bu yemek kuyruksuz oldu,” dermiş. (Çünkü aşırı riyazetten dolayı gelen haller geçicidir ve bu haller insanın gönlüne ucb ve kibir verebilir.)

Kırk günlük halvet uygulaması da Nakşibendilik yolunda genel kabul görmemiştir. Hace hazretlerinin sevdiği bir şiirde şöyle denir:

“İçerden Hakk’a aşina ol, dışarıdan gafil sansınlar, böyle güzel bir yol, cihanda az bulunur.”

Buna melametilik yolu denir, şöhretten uzak olmak için halk içinde kendini gizlemek gerekir.

Hace Bahaeddin hazretlerinin yazdığı bir eser yoktur, ona ait zannedilen eserler başka Buharalı veya Bahaeddin isimli kişilere aittir, isim benzerliğinden dolayı ona nisbet edilmiştir. Sonradan onun yolunun esasları kitaplaştırılmıştır. Yalnız bazı şiirleri ezberden günümüze ulaşmıştır.


Sayı : 59
Büyük Kapak