Uluslararası Bahaeddin Nakşibend Sempozyumu -II-

Sayı : 59 / Ocak 2017, Konu Başlığı : Söyleşi

Şah-ı Nakşibende ait olduğu rivayet edilen bir şiir de, Abdulkadir Geylanî’yi methetmek için yazılmış bir “Mualla Gavs-i Sübhani, Mukaddes Kutbu Rabbani” diye başlayan Farsça şiirdir. Bestelenmiştir, ilahi olarak da okunur. Eskiden hacca gitmek için yola çıkıldığı zaman Bağdad’a da uğranıyordu. Bağdad’ta onun türbesini ziyaret ederken bu şiiri söylediği ileri sürülmüştür. Bu şiir de eski kitaplarda geçmiyor, yeni kitaplarda yer alıyor. Onun sözlerinden biri şudur:

“Bizim sohbetimizde bulunan kimseler arasında, bâzılarının kalblerindeki muhabbet tohumu vardır ama başka şeylere olan sevgi sebebiyle gelişmez, büyümez. Biz böyle kimselerin kalblerini başka şeylere olan bağlılıktan temizleriz. Bizim sohbetimizde bulunanlardan bâzılarının da kalblerinde muhabbet tohumu yoktur. Biz böyle olanların kalblerinde muhabbet hâsıl etmek için himmet ederiz, yardımcı oluruz.”

Üveysilik Meselesi

Sempozyuma yurtdışından katılan akademisyenlerden biri de, Yeni Zellanda’dan Victoria üniversitesinden Prof. Dr. Arthur F. Buehler idi. Konuşmasına Allah'ın selamı ve Besmele ile başlayan Buehler, İngilizce konuşulan ülkelerde Nakşibendilik üzerine çalışmalarıyla tanınıyor. “Bahauddin Naqshband and The Development of Uwaysi Experiences” yani, Bahâeddin Nakşibend ve Üveysî Tecrübelerin Gelişimi başlıklı sunumunda, Yemenli Uveys el Karanî’nin Peygamber efendimizi bizzat görmediği, beraber bulunmadığı halde, ruhaniyetinden istifade etmesine işaretle, Üveysilik adı verilen manevi tecrübe üzerine bir konuşma yaptı.

Hace Bahaeddin Nakşibend’in de Hızır’ın, Abdulhalık Goncduvanî’nin ve Hakim Tirmizi’nin ruhaniyetinden istifade ettiğini bildirdiğine işaret etti. Bunun Abdulhalık Goncduvanî’nin daha önce Hızır’la buluşma ve ondan Zikri Hafi’yi tekrar öğrenip ihya etmesine ve ruhaniyetinden istifade etmesine benzer bir manevi tecrübe olduğuna dikkat çekti.

Buehler konuşmasında:

“Batıda, bilimsel materyalizmden dolayı her türlü ruhani etkileşim inkar edilmektedir. Yani bir insanın başka insanın ruhaniyetinden, daha önce yaşamış bir şeyhten Üveysi yolla istifade etmesi mümkün değil, gibi genel kanaat var bugün. Halbuki tasavvuf eserlerine baktığımız zaman başta Hızır aleyhisselam’dan istifade etmek olmak üzere pek çok Üveysî tecrübe olduğunu görüyoruz.” dedi.

Oturum başkanı Prof. Dr. Süleyman Derin hoca bu konuda önemli bir açıklama yaptı:

“Üveysi olmak için de tamamen mürşidsiz olmak gerekmiyor. Evet, Hace Nakşibend Hızır’dan, Abdulhalik Goncduvanî’den Üveysi olarak istifade etmiş ama onun esas mürşidi Emir Külal hazretleri olmuştur. Demek ki durup dururken de kimseye ilham gelmiyor. İnsan önce bir mürşide bağlanacak, gayret edecek, ondan sonra bir mesafe alınca üveysi tecrübeler de yaşanabilir. Hani meşhur tabirle, “Şeyhim himmet” “Oğlum gayret,” Eğer bu çaba içinde olursanız, o zaman ilhamlar gelebilir.

İnsana tasavvuf dışında da ilhamlar gelebiliyor. Mesela bir insan bir matematik problemi için günlerce uğraşıyor, çözemiyor, sonra rüyasında cevabı geliyor kendisine. Bunun gibi, tasavvuf yolunda da önce sağlam bir mürşidin rehberliğinde gayret etmek gerekiyor, sonra ilhamlar da gelebiliyor.

Evet, tasavvufta Üveysîlik meselesi vardır, yani rüyada veya yakaza halinde vefat etmiş bir mürşidin ruhaniyetinden istifade edilebilir. Hace Bahaeddin Nakşibend de, böyle Üveysî bir tecrübe yaşamıştır ama onun yaşayan bir şeyhi de vardır.

Bir insan hiçbir yaşayan Şeyhten istifade etmezse, gördüğü rüyaları yaşayan şeyhine anlatıp, “Acaba bu sadık bir rüya mıdır? Yoksa kazip bir rüya mıdır?” diye sormaz ise yanılabilir ve yanlış yollara kayabilir. Onun için Hâce hazretleri demiştir ki, “Yaşayan bir kedi, ölmüş aslandan daha iyidir.” Yani manevi derecesi daha küçük olsa bile yaşayan bir şeyhin rehberliğine ihtiyaç olduğuna dikkat çekmiştir.

İstifade edilen kişiler belki çok büyük zatlardır ama ölmüşlerdir. Dolayısıyla, acaba gördüğün rüya sadık mı, değil mi diye sorup danışabileceğin bir yaşayan rehber lazımdır. Gördüğün rüya sadık olabilir ama yorumun yanlış olabilir.

Tasavvufun Tefsir İlmine Hizmeti

Sempozyumda, tasavvuf ehli zatların tefsir ilmine olan katkıları ve işarî tefsir konusu da ele alındı. Doç. Dr. Ali Namlı’nın, “Bahâeddîn Nakşibend ve Takipçilerinde Kur’an ve Sünnetin Tasavvufî/İşârî Yorumu” başlıklı sunumunda, örnek olarak tasavvuf ehlinin, kendi yollarını dayandırdıkları ayet ve hadislere örnekler de verdi.

Nakşibendîliğin âlimler nezdinde itibar görmesinin en önemli sebebinin Kur’an ve sünnete bağlılık olduğunu bildiren Namlı, tefsir çeşitlerinden bahsederek, sufilerin Kur’an’ı kendi gönül pencerelerinden yaptıkları tefsirlere işari tefsir denildiğini anlattı.

Namlı, Kuran-ı Kerim’in kendi kendini tefsir etmesi ve sahih hadislerin tefsiri hariç tutulursa beşeri gayretle yapılan her tefsir, o tefsiri yapan alimin bakış açısına dayandığı gibi, işari tefsirlerin de sufilerin kendi tasavvufi tecrübelerinden istifade ile yazıldığını izah etti. Sufilerin işari tefsirin dayanağı olarak ekseriyetle:

“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur'an'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?” (Fussilet, 53) ayetini gösterdiklerine dikkat çeken Namlı, sözlerine devamla; Bursevî hazretlerinin, Ruhul beyan adlı tefsirinde Allah'ın ayetlerinin insanların iç dünyalarında tecelli edeceğini bildirdiğini söyledi.

Namlı, sunumunda, Tasavvufi yorumların Kuran-ı Kerim’in kıssalarını geçmişte yaşanmış, geçip gitmiş hadiseler değil insanın iç dünyasında yaşanmaya devam eden gerçeklerin bir misali olarak açıkladığını bildirdi ve şöyle örnek verdi: “Mesela Mevlana diyor ki, ‘Firavun da Musa da ölmediler, onlar senin içindedir, senin iç dünyanda savaşlarına devam ediyorlar.’ Bu anlayışla Hz. Musa’nın ruhu, Hz. Harun’un aklı, Firavun’un benliği, Haman’ın nefsin arzularını temsil ettiğine inanılmaktadır.”

Orta Asya’dan Balkanlara…

Sempozyumda Hindistan’dan Balkanlara, Orta Asya’ya kadar çeşitli coğrafyalardan araştırmacılar katıldı. Örnek olarak Araştırmacı Samir Vildiç Bosna Hersek’te Nakşibendîlik Tarîkatı adlı sunumunda Balkanlarda İslamî kimlik ve ruhaniyetin oluşmasında Nakşibendîliğin önemini anlattı. Kırgızistan’dan katılan Doç. Dr. Arin Ermatov, Bazı Kırgız Türklerinin Müslüman Oluşunda Nakşibendîlerin Rolünü anlattı. Prof. Dr. Ashirbek Müminov ise Günümüz Kazakistan’ında Nakşibendiyye Gruplarından bahsetti.

Katılımcılar genellikle Orta Asya Türki Cumhuriyetlerinin uzun süre Sovyet ideolojisinin baskısı altında kalmasına rağmen dinlerini unutmadıklarını ve bunda Nakşibendi yolunun tesirini anlattılar. Mesela Doç. Dr. Nadirhan Hasan, Sovyet Dağılımı Arefesinde Bir Özbek Nakşibendî Halîfesi Molla Hindistânî’nin çektiği çileleri anlattı.

Sempozyuma katılmak üzere Pakistan’ın Lahore eyaletinden gelen akademisyenlerden Prof. Dr. Muhammad Iqbal Mujaddıdı (Müceddidî) ise özellikle dikkat çekiciydi. Hindistan’da Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî konusunda tebliğini sunmak üzere gelen Müceddidi, dünyaca meşhur bir Nakşibendilik araştırmacısı. Emekli tarih profesörü olan Müceddidi, bu sahada yaptığı araştırmalar için nadir yazma eserleri toplamış ve bu eşsiz koleksiyonu, Pakistan’da Pencap üniversitesine bağışlamış. Bu kitapların sadece kataloğu üç cilt oluşturuyor. On iki bin kitap var. Ülkemizden birçok akademisyen de hiçbir kütüphanede bulamadıkları eserleri, onun kütüphanesinden fotokopi suretinde temin ederek faydalanmışlar.

Sempozyuma günümüz Nakşibendi cemaatlerinden de katılımlar oldu. Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı İlmi Araştırmalar Merkezi Genel Müdürü Dr. Adem Ergül, Nakşibendîlikte İnsan Eğitimi başlıklı bir tebliğ sundu.

Sunumunda özetle, Nakşibendilikte eğitim metodolojisinin usul ve üslubuna genel bir bakış ortaya koyan Ergül, “İnsanlara ilim aktarmak nisbeten kolay ama insanlara hal aktarmak daha zor ve Allah'ın yardım ve tevfikine çok daha büyük ihtiyaç var. Yüzüne bakınca Allah'ı hatırlatan, kalb-i selim sahibi insanların nasıl yetiştirileceğine dair bazı usuller belirlenmiştir.” Dedi.

Doç. Dr. Dilaver Selvi ise, “Kuruluşundan Mevlânâ Hâlid Dönemi İçinde, Nakşibendîlik’te İcrâ Edilen Gizli Zikir ve Hatm-i Hâcegân” konusundaki tebliğinde, zikrin önemine dair ayetlerden örnekler zikretti. Konuşmasından bazı başlıklar:

“İnsana her nefeste bir can giriyor, bir can çıkıyor. Almasak ölüyoruz, vermesek ölüyoruz. Böylece hu zikrini bilmeden çekiyoruz. Tasavvuf diyor ki “Bu zikri bilerek çek ki amel olsun.” Bu sadece tasavvuf ehlinin meselesi değildir, herkesin meselesidir.”
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin hayatında, daha sonra tasavvuf mekteplerinde sistemleşen zikirlerin hepsinin örneği vardır.”

Bir diğer katılımcı olan Resul Kesenceli, “Ehl-i Sünnet Akîdesi İçerisindeki Sırat-ı Mustakim: Nakşibendîlik” başlıklı, Nakşibendî büyüklerinin şiirlerinden örnekler de sunduğu konuşmasında, bu yolun ehl-i sünnet çizgisine bağlılığını anlattı.

Sempozyumda burada özetini dahi anlatamayacağımız kadar çok sayıda, çok değerli, doyurucu, her biri bir yazının konusu olmaya değer tebliğler sunuldu. Sadece bir örnek olarak, Prof. Dr. Ergün Yıldırım, Nakşibendîliğin Sosyolojik Muhayyilesi: Toplumsal

Bütünleşme, Toplumsallaşma ve Yenilenme, başlıklı sunumundan bahsetmek istiyoruz. Sosyal bilimler zaviyesinden Nakşibendî yolunun temel esaslarının toplum tasavvuruna etkileri açısından değerlendirilen bu sunum, bir kitap konusu olabilecek kapsamda değerli bilgi ve fikirlerle dopdoluydu.

Yıldırım, konuşmasında: “Mesela “Sefer der vatan,” prensibini açtığımız zaman burada hem içsel hem de dışsal yolculuklarla karşılaşıyoruz. İçsel yolculuk ferdin kendi iç dünyasında bir tefekkür yolculuğu içinde olması demektir. Ama bununla “Sefer der vatan,” prensibi tamamlanmaz, dışsal bir yolculuk da gerekir. İnsanın dış seferlere çıkması, çeşitli beldelerin, çeşitli meskenlerin seyr-u sefer olarak değerlendirilmesi demektir. Nakşî geleneğinde, bu yolun yolcularının büyük ilim sahibi zatları ziyaret etmesi de bir manevi kemalat vasıtasıdır. Dolayısıyla bu prensip ile insanın kendi benliğini aşmasında, başka toplumlardan kişilerle sosyalleşmesinin önemine dikkat çekilmektedir.” Dedi.

Sempozyumda dikkat çeken bir sunum da, ülkemize dünya çapında ödüler kazandırmış Hattat, Doç. Dr. Fatih Özkafa’nın, “Nakşibendî Meşâyihi İsimlerinden Teşekkül Eden Hat Eserleri” gibi sanat konulu tebliğiydi.

Hüdaî Vakfı’nın ev sahipliğinde gerçekleşen sempozyumda, katılımcılara çeşitli ikramların yanı sıra Prof. Dr. Necdet Tosun’un ve Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin, Şah-ı Nakşibend’i anlatan eserleri hediye edildi. Bu değerli çalışmayı tertip eden ve katkı yapan herkesten Allah razı olsun.


Sayı : 59
Büyük Kapak