Ulvi Alacakaptan İle Röportaj

Sayı : 24 / Şubat 2014, Konu Başlığı : Röportaj

Son zamanlarda meydana gelen sokak olayları üzerine pek çok kişi şu gerçeği dile getirdi: “İslami kesim, kültür ve sanata yabancılaşmanın sonucunda gençlere ulaşamamış.”

Bizim gençlik dönemimizde sağ-sol kamplaşmasının tesiri hala devam ediyordu. Babalarımızın kütüphanelerimizde, “Kapitalizm, Komünizm ve İslam” gibi kitaplar vardı. Biz diyorduk ki “İslam ne sağcılıktır, ne solculuktur. İslam’ın kendine özgü siyasi ve ekonomik bir sistemi vardır. Şimdiki gençler bunları bilmiyor, okumuyor. On yıldır bir iktidar var, onu görüyorlar, geçmişi pek bilmiyorlar.

Hâlbuki 80’li yıllarda sol görüş sahibi düşünür ve sanatçılar arasından birçoğu İslami görüşe yönelmişti. Bunlardan biri de sol camiada yetişen ama manevi bir arayışa girerek İslam’ı keşfeden sanatçılarımızdan Ulvi Alacakaptan idi.

Onu çoğumuz Hayat Bilgisi dizisindeki Cumhur hoca rolünden tanır. Hâlbuki 90’lı yıllarda onun oyunları ve bant tiyatroları bizim bilinçlenmemizde etkili olmuştu.

Ulvi Alacakaptan, sanat camiasında İslami görüşe sahip pek fazla kimsenin olmadığı bir dönemde kendine mahsus bir duruş sergilemiş, özgün bir sanatçıdır. Kendisiyle sizin için sohbet ettik.

Ulvi Alacakaptan, 1949 yılında İstanbul'da doğdu. İktisadi Ticari İlimler Akademisi Şişli Yüksek Okulu İşletmecilik Bölümünden mezun oldu. Sınavla İstanbul Radyosu Çocuk Kulübüne seçildi. Okullarda oyunlar yönetti ve oynadı, radyofonik skeçlerde oynadı.

Dostlar Tiyatrosu sınavını kazandı ve iki yıl eğitim gördü ve oyunculuk, yönetmen yardımcılığı ve dramaturgluk deneyimi kazandı. Şehir Tiyatroları’nda ve özel tiyatrolarda oyunculuk ve yönetmenlik yaptı. 1985 yılında kendi arayışı sonucunda Kur'an ı Kerim mealini okudu ve İslami düşünceyi tanıdı. Hayat biçimini değiştirerek tiyatroyu bıraktı. Bir grup imanlı gencin kendisine başvurması sonucu Çağrı Sahnesi’nin kurdu, Afgan cihadını ve İslam dünyasının meselelerini konu alan İnsanlar ve Soytarılar oyunuyla sahnelere döndü. Hasan Nail Canatla birlikte Birlik Sanat’ı kurdu ve Başkasının Ölümü, Dünya Hali, Kara Geceler Efendim, Garip Ama Türkiye gibi birçok oyunları yönetip oynadı.

Gösteri Sanatları Merkezi isimli bir tiyatro okulu kurdu, Genel Sanat Yönetmenliği ve Politik Tiyatro hocalığını üstlendi. Tiyatro faaliyetlerinin yanında “Sahibini Arayan Madalya” ve “Minyeli Abdullah” gibi filmlerde rol aldı. Mimar Sinan, Kuruluş, Ekmek Teknesi, Hayat Bilgisi dizilerinde rol aldı. Mute Destanı, Musab Bin Umeyr, Hicret, gibi birçok bant tiyatrosunun yönetmenliğini yaptı. Çaladaktilo, Ağzınıza Laik, Zehir zemberek, Ulvi Şeyler, Melodik Coplama isimli kitapları yayınlandı. Çeşitli gazetelerde yazılar yazdı.

İslamî Hayat: Ulvi ağabey, siz gençliğinizde sol düşünceye sahiptiniz. Zaten o yıllarda gençliğin önünde sol düşünce dışında bir seçenek de yok gibi bir şeydi. Son zamanlarda ülkemizde büyük bir kamplaşma söz konusu. Bize biraz anlatır mısınız? Nedir solculuk?

Ulvi Alacakaptan:
Biz çok tuhaf bir ülkeyiz gerçekten. Hatta benim bir oyunumun adı “Garip ama Türkiye”dir. Bizim ülkemizde zengin çocukları solcu olur, yoksul kesimin çocukları sağcı. Çünkü bizde her şey dışarıdan yapıştırmadır, yukardan aşağı doğru zorlamadır. Cumhuriyet, demokrasi, vesaire, onlar da öyle… Ülkemizde yeni rejim kendisini halka kabul ettirmek için sanatı kullandı. Zaten ekonomik gücü yok, siyasi tabanı yok, eldeki tek araç tiyatro, balolar vesaire olmuştur. Cumhuriyet baloları, onlara kimler katıldı, kimler eşlerini getirdi, getirmedi, bunlar mesele olmuştur.

Ben tiyatro eğitimi alırken bize Marks’ın eserlerini ders olarak okuttular. Ayrıca ben üniversite eğitimimi de iktisat üzerine yaptım, Keynes’in kitabını okuduk. Fakat bizim ülkemizin gerçekleri Marksçılığa, sosyalizme sığmaz. Bir de bizim sol camianın kafası son derece karışıktır, kirlidir. Ben o yüzden onları fazla da ciddiye almıyorum. Ben tam bir 68 kuşağıyım. Üniversiteye tam 1968’de kaydoldum. Pek kimse bilmez, Fransa’da 68 öğrenci isyanları, “Kızlar da yatakhaneye alınsın” diye çıkmıştı. Bizdeki olaylar ise “Üniversitede kitap istiyoruz,” diye çıktı. O zamanlar öğrencilere ders notları teksir kağıtlarıyla çoğaltılarak verilirdi. Çok berbat bir şeydir, günlerce ders notlarını almak için sıra beklersiniz, uğraşırsınız. Gençlerin ayaklanması için sebepleri vardı yani. Ama haklı talepler için çıkan ayaklanmalar başka niyetlerle kullanıldı. Bu hep böyle olmuştur. Gençler ölüme gönderilmiştir, birileri darbe yapmıştır. Bizde herkesin bildiği sırlar vardır, mesela Deniz Gezmişler ve arkadaşları… Kim astı onları? Onların idamına karar veren subaylar da sol görüşlü ama görüşleri ve planları biraz farklı. Aslında 9 Mart’ta devrim yapılacaktı, içlerinden bir kısmı diğer tarafa geçti, 12 Mart’ta onlar bunlara darbe yaptı.

(70’li yıllarda sol görüşlü gençlik hareketlerinin arasında hareket tarzı bakımından fikir ayrılığı ve bölünmeler meydana gelmişti. İlginçtir, Amerikan filosunun taşlanması ve İsrail başkonsolosunun Türkiye Halk Kurtuluş Partisi militanları tarafından kaçırılıp öldürülmesinden sonra 12 Mart 1971 tarihinde Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet komutanlarının imzasıyla Cumhurbaşkanına muhtıra verilerek hükümet istifaya zorlanmıştı. Bu süreçte sol görüşlü partiler kapatılıp, yayınlar toplanmış ve Deniz Gezmiş’le ve arkadaşları idam edilmişti. Ordu içindeki sol devrim planları yapan subaylar da emekliye sevk edilmişti. Her zaman olduğu gibi bu askeri müdahalenin gerekçesi de ülkede yaşanan kardeş kavgasıydı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları banka soymak gibi suçlardan da aranıyordu. Ama rejimi değiştirme suçundan, 146. Madde’den suçlu bularak idam edildi. Adil bir mahkemede yargılansa, işlediği adi suçlardan hapis yatsaydı, bugünkü gibi kahraman olmayacaktı.)

İslamî Hayat: Kendi kahramanlarını kendileri üretiyorlar, değil mi? Önce asıyorlar sonra kahraman yapıyorlar. Bugün de onları kullanarak ortalığı karıştırıyorlar. Bizim ulusalcılar kafalarında laikçi paranoya üretmişler. Mesela kızımın okulunda İzmir’den gelmiş bir öğrenci varmış ve diyor ki, “İzmir çok açık fikirli, hoş görülüdür. İnsanlar birbirleri hakkında kötü düşünmez. Ama İstanbul’da bazı yerler, mesela Fatih öyle değilmiş…” Hâlbuki biz Fatih’te oturuyoruz, orada da her çeşit insan yaşıyor. Gelip görmüş değil, sadece kendisine söylenenlerle bir kâbus hayal ediyor.

Ulvi Alacakaptan:
Evet, öyledir. Mesela sol camiadan bir Kemal Tahir çıktı, dedi ki, “Osmanlı nasıldı, gelin bir inceleyelim…” Adamı adeta linç ettiler, dışladılar, “Sen nasıl Osmanlı’yı översin,” diye.

İslamî Hayat: Bizdeki solculuk, din ve tarih düşmanlığıyla eş manaya gelir olmuş. Hâlbuki Latin Amerika ülkelerinde kapitalizm karşıtı rahipler vardır. Yani kapitalizme karşı olmakla dine karşı olmak arasında bir ilişki yok, öyle değil mi?

Ulvi Alacakaptan:
Tabi ki. Latin Amerika ülkelerinde kapitalizm karşıtı, Vatikan’a karşı çıkan rahipler vardır. Bakın ben muhafazakâr kelimesinden nefret ediyorum, çünkü bu kelime kilisenin demokratik rejime entegrasyonu için uydurulmuş bir kelime.

Hıristiyan demokrat partileri için kullanılır. Batıda en köklü üniversiteler, vakıflar, daima kiliseye ait olanlardır. Bizim için ise muhafazakâr kelimesinin bir karşılığı yok. Neyi muhafaza ediyorsun? Bugün muhafazakâr camianın tek düşündüğü; “Bizim de her şeyimiz olsun, ama biraz daha helal olsun.” Bakın bizim zamanımızda bütün düşünürler, ister sağcı olsun ister solcu olsun, toplumcuydu. Toplumun iyiliği, saadeti adına kavga veriyorlardı.

İslamî Hayat: Nurettin Topçu gibi İslamcı düşünürlerin, hem tasavvufla irtibatı hem toplumcu görüşleri var, öyle değil mi? Şimdi İslamcılıkla tasavvufun da arası açıldı…

Ulvi Alacakaptan:
Tabi ki, Nazım Hikmet, Necip Fazıl’ın arkadaşıdır. Her ikisi de bu ülkede hapis yatmıştır. Onların hepsi toplumcuydu. 12 Eylül’den sonra başladı bu, “bireysellik” görüntüsü altında bireycilik. Aslında bireysellik iyidir, keşke bireysel olsak. Bireysellik, kendisi olma cesaretidir. Kendi olma cesareti olan kişi, başkasının da kendisi olmasına hoşgörüyle bakar. Bugün herkes tek tip olsun diyen bir sistem var, sonra da demokrasiden bahsediliyor. Adamın farklı bir şey istemesi mümkün değil ki, önüne ne konursa onlardan birini seçecek. Amerika’da öyle bir sistem var ki iki parti arasında iktidar el değiştirir durur.

Bizde de öyle. Birileri diyor ki “Herkes mavi olsun!” “Ben biraz lacivert olsam?” “Yok, olmaz.” “Camgöbeği olsam,” “Hayır sadece mavi olabilirsin.” İslam’da böyle bir şey yok. Bakın Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam buyuruyor ki “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” Onlara bakıyoruz, aralarında Hz. Ebu Zer gibi zahid olan da var Hz. Osman gibi hayırsever zengin de var. Keşke bireyselliği anlayabilsek ama bireysellik görünüşü altında bireyciliktir bu. Yani herkes, her şeyi acele istiyor. “Benim işim iyi olsun, kazancım yerinde olsun.” Bakın ben zaman zaman söylüyorum, “abdestli kapitalizm” diye.

Aslında kimse kötü insan olduğu için kapitalist olmaz. Ama şunu üreten –elindeki çay fincanını gösteriyor- sermaye sahibi, bunu ucuza getirmek için emekçisine az maaş verir, bunun reklamını yapar, “Eğer bunu almazsan sen adam değilsin” der. Bu sene bunu sattı, seneye ne yapacak, bunun yeni modelini çıkarır, “Onu at bunu al, onun modası geçti,” der. Tesettürde bile yapıyorlar bunu öyle değil mi? Bunu yapmak zorundadır. Çünkü para kazanması lazım. Dayanıklı değil süslü püslü albenili, model model yapması lazım.

İslamî Hayat: Ama eninde sonunda bu gidişat bir yerde tıkanacak. Mesela bilgisayarım bozuluyor, yenisini almak istemiyorum, çünkü güvenim yok. Biliyorum ki o da bozulacak. İmalat yaparken kısa zamanda bozulsun atılsın, yenisi alınsın diye dayanıksız yapıyorlar. Hani Peygamber aleyhissalatu vesselam buyuruyor ya, “Güven zenginliktir.” Eninde sonunda insanlar güven duyacakları bir şey arayacaklar. Bu Çin malı furyası bitecek. İşte o zaman kim güven kazanırsa o ayakta kalacak.

Ulvi Alacakaptan:
Ama bunun olabilmesi için de sistemi eleştirmeniz gerekiyor. Ben kapitalist diye şahısları eleştirmiyorum, o adam ayakta kalmak için kapitalizmin gereğini yerine getirmeye mecbur. Ben insanları buna mecbur eden sisteme karşı durmalıyım. Hiçbir şey yapamazsam kalbimle buğz etmeliyim. Benim dinim de bunu emrediyor. Ben zengine düşman değilim, sisteme düşmanım. İslam’da zengin olmak yanlış değil; hakça kazandığı, israf etmeyip paylaştığı takdirde…

İslamî Hayat: Televizyon hakkında konuşalım, istiyorum. Şöyle bir şey var, eskiden bu ülkenin insanı, yozlaşmadan korunmak için evine sığınırdı. Dışarıdaki dünya, mesela tiyatroya gitmek, sinemaya gitmek insanları dinden uzaklaştırıyordu. Şimdi televizyonlar evimizin başköşesine kuruldu. Bugün biz insanları televizyon karşısından kalkıp sohbetlere, seminerlere gitmeye davet ediyoruz. Mesela Belediyeler kültür merkezleri açıyor. İnsanımız pek bilmiyor, eskiden kültür merkezi deyince akla orada mescid olabileceği gelmezdi. Namaz vaktine rastlarsa namazım geçer mi? diye düşünülürdü. Zaten faaliyetler bizim değerlerimize zıt olurdu. Şimdi bu konuda çok güzel gelişmeler var. Fakat halkımız bunu bilmiyor. Çok güzel sohbetler tertipleniyor, katılım çok düşük…

Ulvi Alacakaptan:
Televizyon hakkında, bizzat bunu yapanlar, batılılar, ne diyor, biliyorsunuz değil mi? “Aptal kutusudur” diyorlar. Bakın bir zamanlar Müslümanların da televizyonu olsun, diye yola çıkıldı. Ne oldu? Bu alet iyiye kullanılmaya müsait bir alet değil. Televizyon siz farkında bile olmadan size bir hayat tarzı dayatır. Bunu bizzat bu aleti yapanlar söylüyor. Oradaki bütün filmler, diziler, hepsi reklamların arasını doldurmak içindir.

Bana diyorlardı ki “Keşke senin tiyatro oyunların televizyonda oynasa.” Hâlbuki bu aynı şey değildir. Ben diyorum ki, televizyon karşısında zaman geçireceklerine, her akşam bir dost ziyaretine gitsinler. Şimdilerde misafirlik diye bir şey de kalmadı. Kitap okusunlar, sonra bir araya gelip onun üzerinde sohbet etsinler. Müslümana yakışan hayat nedir? Hiç kimse bunun derdinde değil. Bakın sizin derginizin adı “İslami Hayat.” Bu çok büyük bir iddia. “Bir Müslüman’ın hayatı nasıl olmalı?” diye bir derdimiz var mı?

İslamî Hayat: Bizim dergimizin adını İslami Hayat koymamızın sebebi şu; biz uzun bir zaman İslami demekten korktuk, kaçındık, muhafazakârlık dedik, milli ve manevi değerler dedik. Ama öyle zaman geldi ki, neyi muhafaza ettiğimizi unuttuk. O manevi değerler neydi, unuttuk. Bu yüzden artık lafı dolandırmadan, doğrudan İslami Hayat diyoruz. Yaşıyoruz manasında değil “Gelin hep beraber İslami Hayat yaşayalım,” diye buna çağırıyoruz. Şunu da söylemek istiyorum, aslında şimdiki gençler de okuyacak, izleyecek şeyler arıyorlar. Ayrıca kültür ürünleri üretmek isteyen gençler de var. Biz biraz da onlara rol model olarak, kültür sanat üreten bir ağabeylerini tanıtmak istiyoruz. Mesela sizin İnsanlar ve Soytarılar adlı oyununuzdan bahsedelim. Orada Hüseyin Goncagül, İbrahim Sadri gibi birçok sima bir araya geldi. Bu nasıl oldu?

Ulvi Alacakaptan:
Ben Müslüman olduktan sonra, tiyatroyu bırakmış, kırtasiye dükkânı açmıştım. Bana bir grup genç geldi. Biz tiyatro çalışmaları yapıyoruz, bizim başımıza geçer misiniz? Dediler. Ben de dedim ki, “Benim bazı endişelerim var, tiyatro yapmak İslam’da var mıdır?” diye. Beni bir hoca efendiye götürdüler. Bayrampaşa’da imamlık görevi yapan bir hoca efendi. Soruyu ona sorduğum zaman “Ben bunun cevabını veremem, ama araştırayım” dedi. Sonra ben onun sohbetlerine de devam ettim. İyi bir hocaydı, iyi olduğu hemen cevap vermeyişinden de belliydi zaten. Neyse, o oyunu bana getirdiklerinde İbrahim Sadri’nin verdiği ad, Aykırı Gece Karşılamaları idi. Ben “Bu isim Sartre’ın -varoluşçu filozof- eserlerinin adına benziyor,” dedim. İnsanlar ve Soytarılar ismini ben teklif ettim. Oyun Afganistan cihadı üzerindeydi ama o vesileyle İslam dünyasının durumunu da anlatıyordu. Biz o oyunu yüz binlerce kişiye oynadık. O arkadaşlardan biri hariç ilk kez sahneye çıkmışlardı. Hasan Nail Canat daha sonra aramıza katıldı.

İslamî Hayat: Sizin bant tiyatrolarınız da vardı, Mûte destanı gibi. O zamanlar bunlar hem şuurlanmamızda etkili olmuştur, hem de, bizden de böyle kültür sanat ürünleri üretenler olması bizi mutlu ediyordu. Siz şu anda sanat eseri üretmek isteyen gençlere ne tavsiye edersiniz?

Ulvi Alacakaptan:
Sanat eseri ortaya koymak isteyenlerin kendine ait bir üslubu olmalı. Üslupsuz, özensiz işler yapmasınlar. Rock ilahi yapmasınlar mesela, olmuyor. Mesela Mustafa Kutlu’nun bir üslubu vardır, aruz vezniyle yazar. Çok iyi bir yazardır.

İslamî Hayat: Çok teşekkür ederiz.


Sayı : 24
Büyük Kapak