Vedaların En Acısı…

Sayı : 4 / Haziran 2012, Konu Başlığı : Siyer Notları

632 yılının Haziran ayı…

Hurmaların tatlılaştığı, gölgelerin aranır hale geldiği bir yaz günü. Ama Medine’de hiç kimse bunu fark etmiyor bile… Çünkü Allah’ın Resulü kaç gündür ateşler içinde…

O sıkıntı içindeyken ashabı rahat olabilir mi? Hepsinden bir telaş.

“Hangi ilacı içirsek?”

“Yormayalım. Dinlensin de bir an önce iyileşsin…”

Hepsinin beklentisi aynı… Peygamber iyileşsin de yine minbere çıksın, onlara gayb haberlerinden anlatsın. Onlara namaz kıldırsın, ruhlarını Arş ı Alâ’ya kanatlandırsın.

Neden ısrarla, “Elçileri güzel karşılayın”, “Üsame’yi ordunun başına geçirin”, diyor ki sanki? Adeta vasiyet eder gibi… Ordu biraz bekleyedursun. Hele bir Peygamber iyileşsin de…

O acı haberi hiç beklemiyorlardı ki…

Aslında Veda haccından beri başka bir hali vardı, Nebi’nin...

"Ey insanlar! Her kimin arkasına vurmuşsam, işte arkam! Kalksın bana vursun. Her kimin bende alacağı varsa, işte malım! Gelsin alsın." Buyurarak helalleşmesinde…

Vasiyetini bildirir gibi “Benden sonra…” diye başlayan nasihatlerde bulunmasında…

Dirilerle vedalaştığı gibi sanki kabirdekilerle de vedalaşmak istercesine Baki mezarlığını ziyaret edişinde… Hep bir mana vardı ama hiç kimse konduramıyordu.

"Yüce Allah, kulunu, dünya ile kendisine kavuşma arasında serbest bıraktı. O kul da, O'na kavuşmayı seçti" buyurduğu zaman bir tek Hz. Ebu Bekir -radıyallahu anh- anladı, O Kul’un, Nebî’nin bizzat kendisi olduğunu…

O gün Sıddîk’ın,
“Anam babam sana feda olsun Ya Rasulallah!” diye hıçkırışına kimse mana verememişti.

Peygamber iyileşecek diye bekleşiyordu hepsi. Hani Hz. Ebu Bekir -radıyallahu anh- namaz kıldırırken gelip arkalarından onları seyretmiş, onların namaz kılışına sevinip gülümsemiş, yanlarında durup namaz kılmıştı ya… İşte öyle iyileşecekti…

Medine, Medine olalı böyle acı görmemişti.

Hz. Ömer -radıyallahu anh- perişan bir halde… Elini kılıcının kabzasına atmış:
"Kim Peygamberimizin öldüğünü söylerse başını keserim. Rasûllullah Rabbine gitti. Hz. Musa -aleyhisselam-'ın Tur Dağına Rabbi ile konuşmaya gittiği gibi.” Diyor.

Hz. Osman –radıyallahu anh- şaşkın bir vaziyette, bir kelime bile söylemeden gölge gibi dolaşıyor. Hz. Ali (k.v.) ise kederinden adeta donmuş kalmış…

Hz. Peygamber'in vefat etmesinin acısına tahammül etmek öyle zor ki… Yalnız metanet dağı, Hz. Ebu Bekir, acıyı kalbine bastırıp üstüne düşen vazifeye koyulabiliyor.

O, "Muhammed de ancak bir Resuldür ondan evvel Resuller hep geldi geçti, şimdi o ölür veya katledilirse siz ardınıza dönüverecek misiniz?" (Ali İmran: 144) ayetini okuyuncaya kadar sanki bu ayeti hiç duymamış gibiydiler…

Teker teker gelip Peygamberin namazını kıldılar. Sanki vedalaşıyorlardı. Ne acı bir vedaydı bu...
Onlar Peygamber için üzülmüyorlardı aslında kendileri için ağlıyorlardı. Çünkü onları cehaletin en koyusundan çıkarıp insanlığın zirvesine ulaştıran Zât aralarından ayrılıyordu.

Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer'in kendisini ziyarete gelişi üzerine Rasulullah’ ı hatırlayıp ve ağlayan Ümmü Eymen'in dediği gibi:

“Elbette Allah'ın katında olan, Peygamber için daha hayırlıdır. Bunu bilmediğim için ağlıyor değilim. Fakat ben gökten gelen vahyin kesildiğine ağlıyorum"

Onlar bir hata işleyince Peygamber onlara nasihat ederdi. Hatta ayet iner, onlara doğru yolu gösterirdi. Şimdi vahiy kesilmişti.

Aslında Hz. Ebu Bekir, ta veda haccı esnasında, “Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim.” (Maide: 3) ayeti nazil olduğunda anlamıştı, Nebî’nin vazifesinin tamamlandığını. Artık onun aralarından ayrılacağını… Bundan böyle o ayetlerle amel etme vazifesinin kendi omuzlarına kalacağını…
O latif Rûh, bu karmakarışık âlemden kurtulmuş, Refik i âlâ’sına süzülmüştü. O bütün sıkıntılarından kurtulmuştu, “bir daha acı çekmeyecek” ti…

Ama ya onlar… Onlar Resullerine bir daha kavuşabilecekler miydi?

“Ben hepinizden öndeyim ve sizi bekleyeceğim. Zaten şu an havuzumu görüyorum. Esasen bana yeryüzü hazinelerinin anahtarı verildi. Vallahi ben sizin, benden sonra müşrik olacağınızdan değil de, dünya için birbirinize düşmenizden korkuyorum.” (Müslim, Buhari)

Sahabe o günden sonra hiçbir şeyde teselli bulamadı. Müezzini Bilal bir daha ezan okuyamadı. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyini kıramayıp okumak için niyetlense dahi, “eşhedü enne Muhammeden…” dediği anda hıçkırıklara boğuldu.

O Peygamberiyle öylesine hemhal olmuştu ki, onun sesinin Medine de yankılanması üzerine ashabı sanki Nebî geri gelmiş gibi bir hissiyata kapılmıştı.

Onsuz bir Medine’ ye tahammül edemeyip cihad meydanlarına koştu Bilal. Bir an önce şehid olup Peygamberine kavuşmak için cepheden cepheye attı kendini…

Sahabeden birçoğu da öyle… İnci tanesi gibi saçıldılar dünyanın dört bir yanına…

Peygamberden sonra kimi ilim öğretmekle, kimi cihad etmekle buldu teselliyi…

Artık onlar bundan böyle sadece, Resulün havuzunun başında buluşacakları gün için yaşadılar. Bunun için de O’nun bıraktığı emanetleri ulaştırdılar memleketlere, milletlere:

“Size iki şey bırakıyorum ki, bunlara sımsıkı tutunursanız asla sapıklığa düşmezsiniz: Biri Allah’ın kitabı, diğeri sünnetimdir. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir. (Cami’us-Sağir: 3282)

Peki ya bizler… Bizler ona kavuşacağımız gün için ne yapıyoruz? Onun emanetlerine sahip çıkıyor muyuz?
Rabbim bizlere de Efendimizin -aleyhisselatu vesselam-‘ ın bıraktığı bu mirasa sımsıkı tutunmayı ve ona kavuşmayı nasip etsin. Âmin.


Sayı : 4
Büyük Kapak