Yaşatma İdealiyle Yaşama Ufku

Sayı : 12 / Şubat 2013, Konu Başlığı : Şahsiyet Gelişimi

İdeal müslümanlığın en önemli faktörlerinden biri olan adanmışlık ruhu, genel itibariyle fütüvvet kavramı içerisinde değerlendirilmektedir. Genç, delikanlı ve yiğit gibi manalara gelen bu kelime, en geniş anlamıyla, kişinin dünyevi mülahazalarını aradan çıkararak, yüce yaratıcının Nam-ı Celilini güneşin doğup battığı her yere ulaştırabilme çabasıdır.

Bunu yaparken de her türlü eza ve cefaya boyun eğerek, ilahi esaslar çerçevesinde hayatını bir dantela gibi örebilmesi manalarına gelmektedir. Dolayısıyla bu hassas mülahazaya, varlığın en mükemmeli sayılan insanı, diğer varlıklardan ayıran en önemli hususiyet nazarıyla bakılmalıdır.

Hz. Peygamber (sav) efendimiz bir hadislerinde “Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi de kılıç bulunmaz”(Zehebi, Mizanü’l-i’tidal 5/390) buyurarak Hz. Ali’nin bu özelliğine dikkati çekmişlerdir. Aslında insanlık tarihi boyunca böylesine bir ruha sahip nice kahramanlar yetişmiştir. Adına “altın kuşak” denilen adanmış sineler, her dönemde ortaya çıkmış, gittikleri yerlere yüce dinin ruh ve nurunu, buna bağlı olarak da Nebî’lerinin haklı şöhretlerini götürmüşlerdir.

İlahi mesajların şualarıyla aydınlattıkları gönüller, bu sayede erimiş ve her şeyini yaratıcı namına feda eder kıvama gelmişlerdir. Bunun sonucu olarak da, o davet ve davetçilere icabet edenler, aldıkları mesajları ulaştırabilecekleri yere kadar ulaştırma gayreti içerisinde olmuş ve yaşama yerine yaşatma yolunu tercih etmişlerdir.

Adanmışlık ruhunun bir özelliği de, zorluklar ve problemler karşısında yılmadan, varılmak istenilen noktaya sabırla ulaşmaya çalışmaktır. İnsanın, gerçek vazifesi olan kulluğundan taviz vermeden, problemler sebebiyle inkisara düşmeden, o vazifeyi ikame etmesi ve edecek sinelere ulaşması da, yine fütüvvetin bir başka temsil boyutudur. İman ve teslimiyetin de göstergesi olan bu yaşatma ideali, Yunus Emre’nin diliyle ne de engin bir mahiyet kazanmıştır:

“Bu yol uzaktır
Menzili çoktur
Geçidi yoktur
Derin sular var.”


Yunus’un bu ifadeleri, her ne kadar ümitsizlik soluyan birer name gibi görünse de, aslında Nam-ı Celili adına atılan her adım, o menzili kısaltmış; kazanılan her kalpte, yeni bir engelin aşıldığını göstermiş olmaktadır.

Ama bu yol ve engellerin aşılmasının, hep rıza-ı İlahiye dönük ve O’nun kabul edeceği mülahazasıyla yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Nefsanî arzuları tatmin etme adına, elde edilen dünyevi hiçbir başarının, mana âleminde karşılığının olmayacağı göz ardı edilmemelidir. Bu sebeple, diller O’nun feyziyle konuşmalı, gönüller hep O’nun aşkıyla coşmalıdır. Haliyle, yiğitlik, kahramanlık adına ortaya konulan çalışmalar da o manaya matuf bir özellik arz etmelidir. Bu hususta, “Allah için başlamalı, işlemeli, bitirmeli” anlayışı, İlahi bir düstur olarak her an varlıkla iç içe olmalıdır.

Zira tarih, bu ruhun temsilciliğini yapmış nice örnek şahsiyetlerle doludur. Denilir ki, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde, o beldeyi, İslambol yapmaktan başka bir gaye taşımamıştı. O, bunun dışında bir anlayışa asla girmedi, bu sebeple kendisine İslam’a açan anlamında Fatih denildi. Çünkü Fatih, bir beldeyi, bir mekanı ve dahi bir gönlü İslam’a açmak demektir. Aksi halde, ne her açışa fetih, ne de her açana Fatih denir. Fetihler mutlaka nurdan televvünlü bir mana taşımalıdır. Kur’an’daki Fatiha suresine bu ismin verilmiş olması da yine aynı mülahazaya bağlıdır. Fatiha, Kur’an’ı gönüllere açan sure konumundadır.

Meseleye bu zaviyeden yaklaşıldığında görülecektir ki, kişinin her yanı, fethedilecek, ya sönük bir mekan ya da kırık bir kalp ile çevrilidir. Yaşatma mefküresini elde etmiş bir sine ise, etrafını çeviren bu hassas noktaları muhakkak keşfedecek ve ruhunun derinliklerinden aldığı manevi bir iksirle, o kırılgan zeminlerin fethini gerçekleştirecektir. Akabinde, bir başka nokta daha tespit ederek, hiç durmadan yeni fetihlere zemin hazırlayacaktır.

Yaşatma idealine ulaşabilmenin bir başka boyutu da, kişinin kendini yok sayabilme gayretidir. İnsan bizatihi, istek ve arzularını sindirme adına, düşünce dünyasını yeniden formatlama yoluna gitmeli ve hiçliğini ifade sadedinde kendini sıfırlayabilmelidir. Hatta “sıfır” kavramında bile “ı” harfinden kaynaklanan bir kabalık ve sertlik olduğuna vurgu yapılmakta, dolayısıyla “i” harfinin inceliğine ve nezaketine binaen onu “sifir” noktasına çekebilmeli denilmektedir. Yani, bu idealin sahibi, kendi adına yok olurken, başkalarını var edebilme adına da bir küheylan gibi şahlanmasını bilmelidir. Bunları yaparken de, ben yaptım, ettim düşünce girdabına asla kapılmamalıdır.

Kişi, tevazu ve mahviyetin huzurunda adeta erimelidir. Söz konusu böyle bir idealin temsilcisi konumuna ancak, kendini farkedilmezliğe salarak yükselebileceğini unutmamalıdır. Hal böyleyken, tevazuda derinleşmek, gönüllerde de derinleşmeyi beraberinde getirmeli ve yeniden bir hamleyle “kardeşlik” müessesesi tesisine girişilmelidir. İnşa edilen bu uhuvvet/kardeşlik ocakları, sinelerde derin izler bırakmalı; yüce dinin sancağını bugüne kadar getirmiş olanlardan görevler devralınmalı ve sancak götürülebilecek yere kadar da ciddi bir gayretle götürülmeye çalışılmalıdır.

İnsanlığın iftihar tablosunun (sallallahu aleyhi ve sellem) temsilcisi olabilmenin, fütüvvetin temsilcisi olmaktan geçeceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Çünkü O’nun temsil ettiği şey, bu mana ve makamdan başkası değildir. Adına “yaşatma ideali” denilen bu kutsal düşünce helezonu, O’na bu dairede nice fetihler kazandırmıştır. Kalplere gerçek İlah sevgisini yerleştiren, gönüllerden cehaletin izlerini silen ve beyinlere İlahi nameler boşaltan bir ruhun en büyük temsilcisinin O(sav) olduğu unutulmamalıdır. Asıl “fetih düşüncesi”, asıl “Fatih ideali” ve asıl “fütüvvet kahramanı” bu olsa gerektir.


Sayı : 12
Büyük Kapak