Yalan Söylemeyen Çocuk

Sayı : 42 / Ağustos 2015, Konu Başlığı : Kıssa Sepeti

Seyyid Abdulkadir, Geylan şehrinde bir köyde dünyaya gelmişti. Hem babası, hem de annesi Peygamberimizin soyundan gelen, takva ehli kimselerdi. Bu sebeple kendisine “Seyyid” denilmiştir.

Abdülkâdir Geylânî genç yaşında Bağdad'a geldi. Buradaki meşhur âlimlerden ders alarak Kuran, hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Bağdad'da insanları Allah'ın yoluna davet etmeye başladı. Zamanının büyük alimleri dahi ondan manevi yönden istifade ediyorlardı. Sayısız insan onun nasihat ve himmetinden etkilenerek tevbe ediyordu.

Bir gün Abdülkâdir Geylânî hazretlerine:

- Böyle yüksek dereceye nasıl ulaştınız? diye sordular. Buyurdu ki:

- Doğrulukla. Temeli doğruluk üzerine attım. Hiç yalan söylemedim, kâğıda da yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti.

Abdülkâdir Geylânî hazretleri ilim öğrenmek için Bağdat’a gelişini şöyle anlattı:

- Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana;
- Ey Abdulkadir. Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın, dedi.

Korktum, eve döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip:

- Anneciğim. Ben Allah yolunu öğrenmek ve yaşamak istiyorum. İzin ver, Bağdad'a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı bulup ziyâret edeyim, dedim.

Annem bu isteğimin sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bir keseye koydu. Sonra bu altınları hırkamın içine, koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verirken:

- Ey Abdulkadir. Her ne olursa olsun doğruluk üzere ol. Asla yalan söyleme, diyerek benden söz aldı. Sonra;

- Haydi Allah selâmet versin oğlum. Senden Allah-u Zülcelâl’in rızası için ayrılıyorum. Artık kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem." dedi.

Küçük bir kâfile ile Bağdad'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıyâ önümüze çıktı. Kâfilemizi durdurdular, develerde yüklü mallara, eşyalara el koydular. Kervandaki herkesin üstünü arayıp, yanında para varsa alıyorlardı.

Haramilerden biri benim yanıma geldi.

- Ey delikanlı. Senin bir şeyin var mı? diye sordu.

- Kırk altınım var. dedim.

- Nerededir? dedi.

- Koltuğumun altında dikili, dedim.

Kendisiyle alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat o da bırakıp gitti.

İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni yanına çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim.

- Altının var mı? dedi.

- Kırk altınım var. dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkarınca doğru söylediğimi gördü.

- Neden doğruyu söyledin? Eğer sen söylemesen biz senden bu kadar para çıkmasını beklemezdik, dedi.

- Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım. dedim.

Eşkıyâ reisi, birden ağlamaya başladı ve;

- Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum. dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de,

- İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol! dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları sâhiplerine geri verdiler. İlk defâ benim vesîlemle tövbe edenler, bu altmış kişidir.


Sayı : 42
Büyük Kapak