Yaratılanı Severiz Yaratandan Ötürü

Sayı : 34 / Aralık 2014, Konu Başlığı : Kapak

Allah dostlarından Seyyid Ahmed er-Rufâî rahmetullahi aleyh, bütün evliyaullah gibi mahlukata karşı çok merhametli idi. Bulunduğu beldede cüzamlı bir sokak köpeği vardı. Hastalık bulaşmasın diye herkes hayvandan kaçınıyor, evlerine yaklaşmasını önlemek için taş atarak kovalıyordu.

Zavallı hayvancağızın böyle kapılardan kovulduğunu gören Rufâî Hazretleri onu alıp şehrin dışında bir yerde bakmaya başladı. Yiyecek verdi, yaralarına merhem sürdü, sağlığına kavuşana kadar ona baktı.

İyileşen köpeği görenler çok şaşırdılar ve Rufai hazretlerine sordular; “Bir köpekle bu kadar ilgilenmenizin hikmeti nedir?” Rufai hazretleri cevap verdi; “Rabbimin mahşer günü bana, ‘Niçin bu mahlûkuma acımadın? Aynı belâya sen de düşebilirdin. Onu bu hastalıktan neden kurtarmadın?’ diye sormasından korktuğum için...

Allah dostlarının hayatına baktığımız zaman böyle pek çok menkıbe görürüz. Mesela Bayezid-i Bestami, yolculuk esnasında elbisesine giren bir karıncayı yuvasının civarından uzaklaştırdığı için üzülüp aynı yolu gerisin geriye giderek onu yuvasına bırakmıştır. Bu mübarek zatların hepsi de Merhamet Pınarı Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin dergâhından ders almış gönül erleriydi.

Bizler böyle bir medeniyetin mensubuyuz. Hala tarihi binaların üzerinde ecdadımızı yaptığı kuş yuvalarını görebiliriz. Mezarlıklarımızda ve tenha yerlerde, kuşlar ve kedi, köpek gibi hayvanlar su içsin diye yapılmış sebilleri, su havuzlarını görüyoruz ve içimiz gururla doluyor. “Biz böyle bir ecdadın torunuyuz” diye övünüyoruz. Konuşmalarımızı Yunus Emre’nin “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü” mısralarıyla süslüyoruz. Fakat son zamanlarda bize ne oldu ki, hiç de böyle bir medeniyetin mensuplarına yakışmayacak haberlerle anılıyoruz?

Ne yazık ki ülkemiz, kadına şiddet, çocukları ağır işlerde çalıştırmak veya kötü muamele etmek, işçi sağlığı ve güvenliği konularında dünya ortalamasının gerisinde çıkıyor. Neredeyse her akşam haberlerde, bir kadının bilmem kaç yerinden bıçaklandığı haberlerini duyuyoruz.

İstatistikler korkunç rakamlar ortaya koyuyor. Bizzat adalet bakanlığının verilerine göre, son 5 yılda toplam 3 bin 996 kadın, cinayet sonucu yaşamını yitirdi. Bu rakama kayıplar, şüphe uyandıran intiharlar, yaralama ile sonuçlanan saldırılar dâhil değil… Sadece kadınlar değil, çocuklar da kötü muameleden payını aldı, sadece emniyete bildirilen 60 binden fazla tecavüz vakasının yaklaşık yarısı çocuk yaştaki mağdurlardı. Nasıl bu hale geldik?

Peygamberimiz Veda hutbesinde “Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahtan korkmanızı tavsiye ederim,” buyuruyordu. Peygamber efendimizin son sözlerinin “…Elinizin altındakiler (kadınlar, çocuklar, hizmetkârlar vs.) hakkında Allah'tan korkun” şeklinde bir vasiyet olduğu rivayet edilmiştir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 123)

Peygamberimiz bir ağaçtan yaprak silkelemek isteyen bedeviye bile dallarına vurmamasını, dalı sallayarak yaprakları düşürmesini söylüyordu. Bir ağaca bile hoyratça davranmayı hoş görmeyen bir Peygamberin ümmetine, böyle sadistçe davranışlar yakışıyor mu? Nasıl bu hale geldik?

Bencillik Duygusuzlaştırıyor

Bugün hangi sosyal bilim uzmanına sorsanız bu toplumsal cinnet hakkında şu tahlili yapar: “İnsanlar bencilleşti, sadece kendileri için yaşıyorlar. Merhamet, fedakârlık, vefa, iyilikseverlik unutuldu.”

Evet, ne yazık ki öyle oldu. Batılılaşma telkiniyle kendi özünden koparılan yığınlar, hızla bencilleşiyor. Eğitim sistemimiz erkek çocuklarını aile reisi olacak şekilde, kızları sorumlu ve fedakâr bir anne olacak şekilde yetiştirmiyor. Herkes kendi nefsinin istediği gibi yaşayacak birer “birey” olarak yetiştiriliyor.

Halbuki bizim kültürümüz herkesi ailesi için, toplum için hatta bütün mahlûkat için iyilik üretmekten sorumlu tutardı. “Allah'a ve ahiret gününe iman” temeline dayanan İslam kültürü, insanı, Allah-u Zülcelâl’in karşısında hesap veren bir kul olarak tanımlayınca, insanın bütün mahlûkata karşı davranışlarına ölçü getiriyordu. Bir karıncayı bile meşru bir sebep olmadan öldürmeye eli varmayan, anne babasına hürmetli, ehli ve ıyaline şefkatli hatta savaşta esir düşman askerine bile ekmeğini verip kendisi aç geceleyen insanlar yetiştiriyordu.

Çünkü İslam, insanı, yeryüzünde Allah'ın emanetini yüklenmiş bir halife olarak, bütün mahlûkata karşı merhametli olmaktan ve hallerini ıslah etmekten sorumlu kabul ediliyordu. Bunun için vakıflar kuruluyor, her köşe başına çeşmeler, aşevleri, mektepler, medreseler, dergâhlar yapılıyordu. Maddi imkânların daima insana ve bütün canlılara hizmet etmesi hedefleniyordu. Bugün ise ailesinin nafakasını hovardalığa harcayan, ihtiyacını isteyen karısına şiddet uygulayan insanlar yetiştirir olduk…

Bencillik İflasa Sürüklüyor

Bencillik, nefsin en temel hastalığıdır ve insanlık tarihi boyunca her dönemde bencil insanlar gelip geçmiştir. Fakat tarihin hiçbir döneminde bencillik günümüzdeki kadar normalleştirilmemişti. Modernizmle birlikte bencillik felsefi bir temel kazandı.

Bilhassa Amerikan felsefecileri, “her bireyin kendi iyiliği için çalışmasının toplumu yücelteceğini” ileri sürerek bencilliği meşrulaştırdılar. Onlara göre her genç kendi kariyeri için tahsil yapar, çalışır, kariyerinde daha da çok yükselmek gayesiyle artı değerler üretirse bu toplumun toptan yükselmesini sağlardı.

Bir yere kadar düşünüldüğü gibi oldu, rekabetçi bireylerden oluşan toplumlar hızla zenginleşti. Ama bir noktadan sonra bakıldı ki kolay yoldan zengin olmak isteyen CEO’lar, kendi keselerini doldurmak için şirketlerin içini boşalttı, ülkeyi iflasa sürükledi. Esas acıklısı tek iflas eden şirketler, bankalar, devletler değildi; aile çökmüş, gençler buhrana sürüklenmiş, toplum felaketin eşiğine gelmişti.

Bencilliğin kısa vadeli ekonomik yararları için uzun vadedeki zararları hesap edilememişti ve bu batı felsefesinin sonunu getirdi. Çünkü insanın Allah'a karşı kul olma durumu inkâr edilince, her türlü sorumluluk duygusunun temeli kaybolmuştu.

Ne yazık ki batının köpük gibi kof ve asılsız yücelişi bizim gibi gelişmekte olan ülkelere örnek gösterildiği için, biz de onların izinde aynı uçuruma doğru sürükleniyoruz. Şu anda insanımız bir kültür bunalımı içinde; ne kendi kültürünün değerlerini biliyor, ne de tam olarak batı kültürüne ait olabiliyor.

İki Kültür Arasında…

Bugün bakıyoruz insanımız en fazla iki zıt dünya görüşünün değerleri arasında bocalamak yüzünden şaşkınlığa düşüyor. Mesela batı toplumu iffet, namus gibi kavramları modası geçmiş kelimeler olarak görüyor. Artık fuhuş ve aldatma sıradanlaşmış, evlilik dışı hayat alabildiğine yaygınlaşmış. Bizim insanımıza da medya vasıtasıyla bu dünya görüşünü telkin ediyorlar.

İnsanımızın kafası ise karma karışık. Aslında insanımız ahlaki değerleri büsbütün hiçe sayma anlayışına sahip değil, ancak anlık duygu ve zevklerin peşinde ahlaksızlığa sürükleniyor. Ne yazık ki insanımız işin sonunu önceden görüp tedbir almıyor ama son noktada ortaya çıkan sonuca tahammül edemeyip şiddete başvuruyor. İşlenen aile içi cinayetlere baktığımız zaman önemli bir kısmının “namus cinayeti” olması da bunu ispatlıyor.

Allah-u Zülcelâl yarattığı kulunu onun kendisini tanıdığından daha iyi tanıyor. Bu sebeple Allah-u Zülcelâl Müslümanların aile hayatına bazı ölçüler koymuş. Tesettür, gözünü haramdan sakınma ve kadınlarla erkeklerin birbirine karışmaması gibi tedbirleri emretmiş. Bizler nefsimize çok güveniyoruz, ama Allah'ın yasakladığı sınırların kıyısında gezinmeye başlayınca nefsin kontrolünü kaybediyor, ateş çukurunun içine yuvarlanıyoruz.

Toplumda şiddet tek başına bir gösterge olarak ele alınamayacak bir konu. Çünkü şiddeti ailevi geçimsizlik, geçimsizliği de bir dizi hatalar tetikliyor. Mesela aile reisinin alkol ve benzeri madde kullanımı da, sonunu düşünmeden aşırı derecede şiddete başvurmaya yol açabiliyor.

Ne yazık ki içinde yaşadığımız çağda halkı en fazla etkileyen kültür enstrümanları nefislerdeki şiddet eğilimini tahrik ediyor. Reyting ve kar uğruna yayınlanan filmlerde, dizilerde, bilgisayar oyunlarında, insanların acıma duygusunu törpüleyen sahneler sergileniyor. Sonuçta bakıyoruz düşman olarak gördüğü insanın kafasını taşla ezebilen cani ruhlu yaratıklar türemiş.

Neme Lazımcılık Hastalığı

Elbette hiçbir toplum homojen değildir, her toplumda aklen, vicdanen olgunlaşmamış, ahlaki zaaflar içinde olan fertler olabilir. Eski toplum yapımızda böyle insanlar Allah korkusuyla olmasa da, toplum kontrolü sayesinde kendini zapt ederdi. Mesela mahalle kültüründe, herkes birbirini tanırdı. Bir ailede geçimsizlik olunca haksız olana nasihat edilir, ahlaki zaafların ortaya çıkmasına izin verilmezdi. Sorumluklarını yerine getirmeyenlere, haddi aşanlara kınama yoluyla manevi tazyik yapılır, böylece ateş daha kıvılcım iken söndürülürdü.

Ne yazık ki büyükşehirlere hâkim olan bireycilik, sosyal bağları kopardı. Artık herkes kapısını kapatıyor ve dışarıda olup bitene aldırış etmiyor. Ta ki ateş onun da yuvasına düşene kadar…

Gerçekten şu anda ülkemizde büyük bir kültür karmaşası yaşanıyor. Bir yandan yardım kuruluşlarımızla dünyanın diğer ucundaki mağdurların yardımına koşuyoruz; diğer yandan birkaç apartman ötemizde sokak ortasında bir kadın çığlıklar atarak can veriyor ama bir şey yapmıyoruz, yapamıyoruz.

Adımız Müslüman, dinimiz de bize “iyiliği emretmeyi kötülükten sakındırmayı” emrediyor ama birçoğumuz sorunların acısını yüreğinde hissetse de “Ne yapabilirim ki? Aile meselesi işte…” diyerek çaresiz kalıyor. Mademki eski bağları kuramıyoruz, öyleyse şehir hayatına uygun yeni kurumlar tesis etmemiz gerekiyor. Mesela kurulacak vakıfların bu gibi meselelerde hakemlik yapma ve yardım eli uzatma fonksiyonunu icra etmesi çok faydalı olabilir. Dünyaya adalet ve merhamet dersi verirken kendi evimizdeki sorunları çözmekten aciz kalırsak kimse bizi ciddiye almaz.

Rivayet edilir ki, Kanuni Sultan Süleyman “Acaba Osmanlı mülkünün sonu ne olacak? Bu devlet yıkılacak mı?” diye merak etmiş. Zamanın büyüklerinden Allah dostlarından -türbesi halen Beşiktaş’ta bulunan- Yahya Efendiye bu soruyu sormak için bir mektup yazmış. Yahya Efendi iki kelimelik bir cevap yazmış: “Neme lazım!”

Padişahın önce bu cevaba biraz canı sıkılmış ama sonra bu iki kelimenin aslında çok özlü bir şifre olduğunu fark etmiş: “Eğer herkes ‘neme lazım’ der, toplum meselelerine çare aramazsa işte o zaman her devlet yıkılır!”

Zaman ne kadar değişirse değişsin, manevi değerler değişmiyor. Allah dostlarının teşhisleri, zamanla daha iyi anlaşılıyor. Hatta psikoloji, sosyoloji gibi ilimler ilerleye ilerleye ancak o büyüklerin birkaç kelimede özetlediği hakikatlerin eşiğine gelebiliyorlar.

Eğer “Neme lazım” deyip sadece kendi ailemizi düşünürsek bir gün hastalıklı toplumun yetiştirdiği bireyler bizim yetiştirdiğimiz çocukların hayatını zindana çevirebilir. Bu sebeple toplumun gidişatı karşısında sorumluluk duymamız, ne yapabiliriz, nasıl yapabiliriz diye kafa yormamız gerekiyor… Daha da geç olmadan…


Sayı : 34
Büyük Kapak