Yeniden Keşfedilen Tahayyül Kuvvetimiz

Sayı : 47 / Ocak 2016, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

İlk defa bir belgeselde karşılaştım.

Bir antrenör, çalıştırdığı jimnastik sporcusuna zorlu bir hareketi yaptırmaya çalışıyor. Sporcu ilk denemelerde başarısız. Daha sonra bir teknik olarak, iyice gevşeyerek ona bu hareketi zihninde canlandırmasını telkin ediyor. Tıpkı egzersiz yapar gibi, muayyen bir müddet, yapar gibi hissederek zihninde o hareketi başardığını canlandırıyor. Netice fizikî çalışmalara destek sağlıyor ve sporcu muvaffak oluyor.

Bu hâdise, spora olduğu gibi, kişisel gelişime de taşınmış. Mesela bir yönetici, toplum önünde başarılı bir konuşma yaptığını defalarca tahayyül ediyor ve sonunda başarılı netice elde ediyor.

Tekniğin adı:

Zihinde canlandırma (Visualization)*

Bunun faydası beyin fonksiyonlarında...

Beynimiz, hâdiselere kas-sinir (nöro-müsküler) tepkileri veriyor. Bu tepkilerin tekrarı, öğrenmeyi tetikliyor. Tekrar tekrar yaptığımız bir şeyde ustalaşıyoruz. İdman başarı getiriyor. Beynimiz, yaşanmadığı hâlde, yaşanmışçasına hayal edilebilen, zihinde canlandırılabilen vizyonlara da aynı tepkileri verince, onlardan da fayda meydana geliyor.

Basitçe hayal kurmak değil. Daha sistematik. Bir egzersiz şeklinde, yoğunlaşarak ve belirli müddetlerle... Şu esaslar dâhilinde:

* Beden ve zihni tam gevşeterek...

* Kendine önce dışarıdan bakarak...

* Sonra içeriden bakarak...

* Duyuları tam hissedercesine yoğunlaşarak...

* Başarılı bir neticeyi tahayyül etme...

Beynimizin şartlanmalara, telkinlere açık bir tarafı var. Bir hâdise, rüya mıydı, gerçekten yaşadık mı bazen karıştırabiliyoruz. Meşhur bilinen misallerdir: Sırtına sıcak bir demir dokunduracağız denilip, kalem değdiriliyor, ama deri yanmış gibi kabarıyor.

Vücudumuzun bir saati var. Uyanmaya motive olabildiğimizde, çalar saatten önce uyanırız.

Nitekim Anadolu insanı;

“Sak yatarsan kalkarsın.” der.

Gönül erbabı da;

“Seher için (sadece) saati değil gönlünü (de) kur.”tavsiyesinde bulunur.

Bütün bunlar biyolojik olarak henüz tam mânâsıyla tanıyamadığımız beynimizin, klâsik ifadeyle ruh ve gönül dünyamızın sırlı hasletleri...

Beynin bu zihinde canlandırma fonksiyonunu, dînî sahaya taşırsak ne olur?

Zaten taşımışlar: râbıta...

Rabıta Metodu; Manevî İdman

Râbıta, tasavvufta bilhassa Nakşibendî-Hâlidîyolunda uygulanan bir usûl. Bir “zihinde canlandırma” egzersizi...

Sâlik; yoğunlaşmanın en kolay olduğu seher vaktinde; “Ölümü çokça hatırlayın.”şeklindeki Nebevî emre uyarak; öldüğünü, yıkandığını, kefenlendiğini, kabre konulduğunu, üzerine toprak atıldığını zihninde canlandırır, sonra da haşri, dirilişi “zihninde” yaşar.

Haşir meydanlarından geçer ve Hz. Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem’den kendi mürşidine kadar gelen mürşidler silsilesinin yarım daire hâlinde oturduğu bir meclisi hayal eder.

Feyiz ve rûhâniyeti de zihninde somutlaştırarak canlandırır ve bu silsile üzerinden, mürşidinden kendisine ilâhî feyiz akışını tahayyül eder.

Sair zamanlarda da kendini sürekli mürşidinin huzurunda hisseder.

Tasavvufta çok mühim olan “sohbet” aynı zamanda gönülle birlikte fizikî beraberliktir. Ashâb-ı kiram bu müstesna maiyyette bulunduğu için, en büyük Hak dostu bile, herhangi bir sahâbîden daha yüksek bir mevkii hâiz olamaz. Râbıta, sohbette alınması arzu edilen feyzin / his yoğunluğunun, zihinde canlandırılarak her zaman ve bilhassa seherlerde elde edilmeye çalışılmasıdır.

Ashab-ı kiram huzûrunda ve gıyâbında Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile daimi beraberlik hâlindedir.

Hicret ettikleri Habeşistan’da 13-14 yıl, Efendimiz’den uzak bir iklimde yaşayan Câfer ve arkadaşları nasıl bir gönül râbıtası içindeydiler. Düşünmek lâzım...

Recî Vakası’ndan sonra işkenceyle şehid edilen Hubeyb radıyallahu anh, Efendimiz’e selâm gönderecek adam bulamadığı için, o selâmı Allah’a ısmarlar:

Onun, ölüm günü îdam, hayattı çehresine,
Biraz sükût ile son kez göz attı çevresine;
Yöneldi sonra derin ufka, sonra mazharına,
Tutundu sonra Nebî’nin şerefli kollarına;
Salât edip de hayâliyle öyle coştu gözü,
“–Bu son selâmı iletsem!” deyip tutuştu özü!
Yanında sâdece ah, kanlı kimseler vardı,
Hubeyb o an yüce Allâh’a şöyle yalvardı:
“–Sen eyle yardım İlâhî, garîbinim, güçsüz;
Ümîd edip kime baksam, tamâmı düşman yüz,
Şu yerde, bir kişi yok ben kulunla çehresi bir,
Nebi’m Muhammed’e Rabbim, bu hâli kim iletir?
Vakit de kalmadı son bir selâm için gönle,
Benim selâmımı yâ Rab, Rasûl’e Sen söyle!”(Seyrî)

Bin bir misalden bir başkası:

Enes bin Mâlik radıyallâhu anh, Efendimiz aleyhisselatu vesselam’ın vefatından yıllar sonra O’nu anlatırken, talebesi der ki:

“–Hâlâ O’nu görüyor, O’nu duyuyor gibisin!”

Enes radıyallâhuanh- şu cevabı verir:

“–Evet, vallâhi kıyâmet günü O’na kavuşmayı umuyorum. Yanına varınca;

“–Yâ Rasûlâllah! Küçük hizmetçin geldi!” diyeceğim.” (Ahmed, III, 222)

Onlar Peygamber efendimizin ahirete irtihalinden sonra dünyanın her tarafına İslam’ın davetini taşırlarken kendilerini daima Allah resulünün sancağı altında gibi hayal ettiler.

Sonra râbıta şeklen sonradan çıkmış gibi görünse de İslâm’ın özünde de onun kökleri vardır.

Allah'ı Görür Gibi…

İslâmiyet’te de zihinde canlandırma egzersizlerine benzer tatbikatlar yok değildir. Huşu ve kalp huzurunu, yani yoğunlaşmayı aradığımız namazda, kendimizi Allah’ın huzurunda durur şekilde hissederiz. Kıyamda Hakk’ın karşısında durup, kıraatle dil döker, yalvarır, sonra huzûrunda boyun büker, secdelere kapanırız. Tahiyyatta mîrac sahnesini canlandırır, omuzlarımıza selâm vererek bitiririz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin,

“Namaza durduğunda sanki son namazın gibi kıl!”(İbn-i Mâce, Zühd, 15) tavsiyesi de açıkça bir zihinde canlandırma tekniğidir.

Bir prensip olarak, bütün ibadetleri, “Allah’ı görüyor gibi,” bir zihin canlandırması içinde edâ etmek, yani; “ihsan” da, dinin emridir. Allah'ı görüyor gibi onun huzurunda olma şuuru kazanmak için bir müddet Allah için sevdiğimiz bir mürşidin huzurunda olduğumuzu tahayyül ederek alıştırma yapmaktayız. Bunun örneğini Kuran-ı Kerim’de anlatılan Hz. Yûsuf’un kıssasının tefsirlerinde görmekteyiz. Hz. Yusuf’un, vezirin karısının davetine biraz meyil göstermesi üzerine babası ve Peygamberi Hz. Yakub’u karşısında parmağını ısırır vaziyette gördüğü, bu şekilde kurtulduğu tefsirlerde nakledilir.

Niyetlendiği, yaklaştığı bir kötülükten vazgeçen birçok insanda da buna benzer bir zihinde canlanma meydana gelir. Çok sevdiği bir hocası gözünün önüne gelir.

Kişinin kendine yapılmasını istediği şeyleri başkası için de istemesi ve kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkasına yapmaması da zihinde canlandırma ihtiva eden bir empati, duygudaşlık çabası ister. Peygamber efendimiz çeşitli hadis-i şeriflerde günahlardan sakınmamız için kendimizi muhatabın yerine koyarak düşünmemizi istemiştir. Mesela zina etmek için izin isteyen gence, “Bunu senin ailenden kadınlara yapmalarına razı olur musun?” diye sorması gibi. Bütün bunlar da zihinde tahayyül gücünü devreye sokmayı gerektirir.

Aslında “zihinde canlandırma” tekniğine birçok dinde, kadîm veya modern birçok doktrinde yer verilmesi gayet normaldir. Çünkü bu; beyne ait var olan ve ilmen ispatlanmış bir melekeye dayanmaktadır.

“Bir şeyi kırk kere söylersen olur,” diyen halk adamı bile beynin bir fonksiyonundan bahsetmektedir aslında. Mahlûkatın yavru iken kardeşleriyle veya yalnız oynadığı oyunlar, yetişkin olduğunda yapacağı avların talimidir. Küçük bir çocuk da oyunları için bin bir canlandırmayla yetişkin rollerine hazırlanır.

Râbıtanın muhabbet ve sadâkat ile alâkasından resmî kurumlar bile yararlanır. Modern ve seküler dünyada bile birçok meslek ve makam erbabı, vazifesine merasimli bir yemin ile başlatılır. Hipokrat yemini, memur yemini, hâkim yemini, milletvekili andı vs.

Gaye, bu vazifeyi icrâ ederken, kişi için vicdanında hatırlayacağı bir sahne oluşturmaktır. Çünkü hayat boyu, vicdanıyla baş başa kalacağı anlar olacaktır. O yol ayrımı anlarda onu zapt edebilecek şey nedir? Mâhiyeti itibarıyla mânevî olan (adâlet, hak, vicdan) yahut o an orada olmayan bir varlığa (devlet, iş sahibi vs.) kişinin sadâkatini sağlayacak tek şey, zihnen kendisini hesap verir hâlde hissedebilme şuurudur.

Demek ki, teknik bilgilerle düşündüğümüzde;

Beynin, zihinde canlandırarak daha iyi öğrendiği bilgisinin, bu öğrenme metodunun “insan terbiyesi”ni esas alan bir disiplin olan tasavvufta canlı bir şekilde kullanıldığını görmüş oluruz.
Mesele bundan ibaret…

* http://lifetrainingonline.com/blog/how-to-visualize.htm


Sayı : 47
Büyük Kapak