İyilikleri Yutan Ateş: Haset

Sayı : 60 / Şubat 2017, Konu Başlığı : Tefekkür

Başkalarında bulunup bizde bulunmayan maddî veya manevî bir varlık, bir üstünlük söz konusu olur; kimi zaman bizde o varlık ve üstünlüğe karşı bir gıpta oluşur. Onun bizde de olmasını isteriz. Bunda bir mahsur yoktur. Allah-u Zülcelâl, dilerse o şahsa verdiğini ondan almadan bize de verir. Allah-u Zülcelâl kerimdir, cömerttir; O’ndan dileyenin avucunu doldurur. Allah-u Zülcelâl’ın kerem okyanusunda üstünlükler tükenmez. O üstünlükler başkasına da kâfi, bize de kâfidir.

Ama kimi durumlarda Şeytan aleyhillane bize yanaşarak, iç dünyamıza sirayet ederek bizde başkasında bulunan mala, mülke, makama ya da manevî üstünlüğe karşı gıptayı aşan bir hisse yol açar. Biz, önce mal, mülk, makam ya da manevî üstünlüğün o kardeşimizden alınmasını, sonra da bize verilmesini isteriz. İşte bu gıptayı aşan hâle haset denir.

Hasedin Kötülüğü

Hasette iki kötü hâl vardır: İlki kardeşimizin kötülüğünü istemektir. Onun zarara uğramasını talep etmektir, bu kıskançlıktır. İkincisi, varlık adına, üstünlük adına ne varsa onun bizde olmasını talep etmektir, bu da açgözlülüktür.

Maddî veya manevî üstünlükler elde etmenin yolu, işlerin üzerinde yoğunlaşarak çalışmaktan geçer. Gözü sürekli başkasında olduğundan haset ehli, işi üzerine yoğunlaşmaz. Ne kadar emek tüketirse tüketsin işi üzerinde tefekkür etme, işinin inceliklerini öğrenme, işinin aksaklıklarını giderme imkânı bulmaz. Bu yüzden hasetçinin önce içi daralır, sonra bakış açısı ve nihayetinde eli… Gayret gösterse de haset ettiklerinin elindekine ulaşmaz. Bu ulaşmazlık hâli açgözlülükle beraber olunca hasetçinin içini yakan, dilinden nahoş sözler döktüren, elinden kötü işler çıkaran bir ateş meydana getirir. Haset ehli, bu ateş içinde yanıp kalır.

Bundan dolayı haset ehli dünyada dilediği yolu alamaz, işlerinde başarısızlığa, hayallerinde kırıklığa mahkûm kalır. Gözü başkasının elinde iken ölüm anını bulur, ruhunu teslim eder.

Ne var ki haset ehlinin zararı sadece kendisine değildir. O dünyada kendisi gibi haset ettiği kişileri de yakar. Nazarı ile, sözleri ile onları huzursuz eder. Onlara zarar verir, onların kendi işleri üzerine yoğunlaşmasını engeller, onları kendi gündeminden uzaklaştırır.

Felak Suresi’ni okurken “Ve kıskançlık gösterdiğinde bir kıskancın şerrinden!” der, Allah-u Zülcelâl’ın bize öğrettiği duayı dillendirir, haset ehlinin şerrinden Allah-u Zülcelâl’ın muhafazasına sığınırız.

Mü’minlerin neredeyse her gün hatta günde birkaç kez, şerrinden Allah-u Zülcelâl’ın korumasına sığındığı bir kişi olmak… Ne kötü bir hâl! Bu hâlin sahibi, her an bizi de hataya sürükleyebilir. Bizi kendisine karşı harekete geçirebilir, onun gıybetini yaparak, onun yüzünden dedikodu ederek günaha düşmemize neden olabilir. Oysa Rabbimiz, ona karşı kendisine sığınılmamızı öğretmiştir. Rabbine sığınan, hasetçinin akibetini Allah-u Zülcelâl’a bırakır. Adımlarını ona bakarak atmaz, sürekli onu anarak kendisini zikirden uzak tutmaz, onunla uğraşarak salih amellerinden beri kalmaz.

Hasetçinin akibeti bu dünyada başarısızlıkla, üstünlüklerden hep mahrum kalmakla sınırlı değildir. Onun bir de ahirette karşılaşacağı vardır.

Hadis-i şerif buna dalalet eder:

“Hasetten sakınınız! Ateş odunu yakıp yok ettiği gibi, haset de hasenatı yok eder.” (İbn Mâce, Zühd, 22; Ebû Dâvûd, Edeb, 44)

Haset, sahibinin iyiliklerini teraziden düşürür. Sahibini ahirette amellerinin karşılığından yoksun bırakır.

Haset Başka Günahlara da Yol Açar

Haset, nice seyyieye yol açar. Haset eden, çoğu zaman aynı zamanda gıybet eder, kardeşinin günahını yüklenir ya da iyilikleri kardeşinin terazisinin kefesine çeker, kendisinin eli boş kalır.

Haset, aşırı boyutlara ulaştığında kişiyi büsbütün olumsuz bir hâle düşürür. Öyle insanlar olmuştur ki mü’min kardeşlerine duydukları haset, onları Allah yolunda yürümekten alıkoymuş hatta daha da kötü bir duruma düşürerek imanlarından yoksun bırakmıştır.

Onlar, kardeşlerinin gördüğü değeri, bulunduğu makamı onlara çok görmüş, tevbe istiğfar etmeyince de imanlarının tehlikeye düşeceği hâllere kadar sürüklenmişlerdir.

Server-i Enbiya sallallahü aleyhi vesellem, “Bir kulun kalbinde imanla haset bir arada bulunmaz.” (Nesâî, Cihâd, 8) hadisiyle böyle kişilerin hâline işaret etmiştir. Allah-u Zülcelâl en iyisini bilir. Ama haset yüzünden bu hâle düşenler, Allah-u Zülcelâl’in adaletinden kuşkuya düşecek kadar kalpleri katılaşmış, kötü hisleri onları haktan ayırmıştır.

Başka bir hadis-i şerifte Server-i Enbiya sallallahü aleyhi vesellem şöyle buyuruyor: "Size eski ümmetlerin hastalığı sirayet etti: Bu, Haset ve buğzdur. Bu kazıyıcıdır. Bilesiniz kazıyıcı derken saçı kazır demiyorum. O dini kazıyıcıdır. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’a yemin ederim, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selâmı yaygınlaştırın.” (Tirmizî)

Benzer bir rivayette Server-i Enbiya sallallahü aleyhi vesellem ,

“İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, düşmanlık ve haset etmeyin, birbirinizi kardeş gibi sevin, çekiştirmeyin. Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, yardım eder. Onu, kendinden aşağı görmez.” (Buhari) mübarek ifadeleri ile bizlere hasedi terk etmemizi emrediyor.

Haset, manevî bir hastalıktır. Bedensel hastalıkların bir tedavisi olduğu gibi manevî hastalıkların da tedavisi vardır.

Hasetten kurtulmanın yolu, her şeyden önce, Allah-u Zülcelâl’ın adil olduğuna yakinen inanmaktır. Allah-u Zülcelâl, kullarına hakkını verir. O hâlde O’nun kullarının elindekini haset etmenin yeri yoktur. Bununla birlikte Allah-u Zülcelâl’ın kerim olduğuna, cömert olduğuna, O’nun katında maddî ve manevî üstünlüklerin bitmeyeceğine, O’nun bazı kulların elindekini almadan başka kullarına da verebileceğine yakinen inanmaktır.

Hasetten kurtulmanın bu yakini iman çerçevesinde diğer bir gerekliliği mü’min kardeşini sevmektir, mü’minleri her tür maddî ve manevî üstünlüğe layık görmektir. Allah-u Zülcelâl’in üstünlüğe layık gördüğünü, bizim layık görmemiz caiz olur mu hiç? Haşa, biz Allah’tan daha adil olabilir miyiz?

Ve nihayetinde bazı insanların imtihan olsun diye bazı üstünlüklere nail olduklarını bilmek hasedin kalpten silinmesine yardım eder.

Hasede müptela olanları tedavi etmek için “Tesliyetü'l-mahsûdîn” adlı eseri yazan Osmanlı dönemi Edirne Müftüsü Fevzi Efendi’nin sözlerine kulak vermekte fayda vardır:

Ey haset ateşiyle ciğeri yanmış olan
Sinesi yaralanıp içi kan dolmuş olan
Haset, sahibinin gönlünü kan içinde bırakır
Haset, Allah’ın rızasına uygun düşmediğinden
Seni eziyet içinde gece gündüz inleyecek hâle düşürür
Gel gör ki neler eyler hasetçiye gayret-i Hak
Onu elbette zelil etse gerek izzet-i Hak
-(Hasetçi seni haset ettiğinde)-
Sen, yüz mükâfatla sevinirsin
O hasetçi ise hep üzüntü içinde kalır


Sayı : 60
Büyük Kapak