Yükü Hafif Olan Kurtuldu !

Sayı : 35 / Ocak 2015, Konu Başlığı : Kapak

Bundan asırlar önce, ticaret şehri Basra’da büyük bir yangın olmuştu. Yangın dükkânları, evleri sarmış; ambarları, yükleri tutuşturmuştu. Yangının hızla yayıldığını gören civardakiler, ateş onlara da sıçramasın diye malını ve aile efradını uzağa taşıyıp kurtarma derdine düşmüştü.

O sırada Allah dostlarından Malik bin Dinar rahmetullahi aleyh şehrin biraz dışındaki bir dağın yamacında birkaç yareniyle birlikte ibadete çekilmiş bulunuyordu. Yarenleri, “Şehirde yangın çıktı!” deyince çıkıp insanların haline merhametle baktı. Sonra yarenlerine dönüp: "Görüyorsunuz değil mi? Yükü hafif olanlar kurtuldu, ağır olanlar mahvoldu!"

Hepimiz bu dünyada birer hamal gibiyiz. İstesek de istemesek de sırtımızda bizi meşgul eden, yolda ilerlememizi zorlaştıran ağır bir yük taşıyoruz. Tuhaf olan şu ki, hamallar taşıdıkları yük karşılığında kazanç elde ederler; ama bizim yükümüz için kimse bize bir şey ödemiyor. Aksine yerli yerince kullanmayıp elde tuttuğumuz nimetler sebebiyle bizden hesap soracaklar. Tamamen helalden elde edilmiş, helale harcanmış olsa bile ince ince hesabı sorulacak. Hele bir de haram karışmış ise azabı dokunacak.

Ama ne gariptir ki, hepimiz ömrümüz uzun, malımız çok olsun, bedenimiz güzel ve sağlıklı olsun, aklımız ve ilmimiz parlak olsun diye isteriz. Hâlbuki bunlar taşımakta olduğumuz birer yüktür; hepsi sadece emanettir ve bunların birer birer hesabını vereceğiz.

Peygamber efendimiz buyuruyor; “Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz: Ömrünü nasıl geçirdi? İlmi ile nasıl amel etti? Malını nereden, nasıl kazandı, nereye harcadı? Bedenini nerede yıprattı?” (Tirmizi, Kiyamet, 1)

İşte bizler böyle emaneten verilmiş yükleri yerli yerince harcamak yerine “Biraz daha elimde tutayım,” diye sırtımızda gezdirip duruyoruz.

Peygamberimiz buyuruyor; “Fakir müminler, cennete zengin müminlerden (malları helalden ise) yarım gün önce, yani (dünya hesabıyla) beş yüz sene önce girerler. (Zenginler hesap için tutulurlar)” (Tirmizî, Zühd, 37) Devamında da şu ayeti okuyarak izah ediyor, “Muhakkak ki Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 47)

Böyle olduğunu bildiğimiz halde emanet yükleri yerine teslim edip kurtulmayı değil de daha da ağırlaşmasını istiyoruz. “Daha çok olsun, o zaman infak ederim, o zaman gereği gibi kullanırım” diyoruz. Az ve hafif olan bir mesuliyeti bile yerine getiremezken ağır bir mesuliyeti nasıl taşıyacağız?

Bugün nefsimiz fazla lükse ve rahata alışmamışken elimizdeki imkânlardan birazını ondan koparamıyorsak yarın iyice dünya keyiflerine tiryaki olduktan sonra ona nasıl perhiz yaptıracağız?

Zannediyoruz ki biraz yaşlanırsak bizden dünya sevgisi kendiliğinden gidecek ve biz ahirete yöneleceğiz. Hâlbuki Peygamberimiz bizi uyarıyor: "Âdemoğlu yaşlanır, fakat ondaki iki şey gençleşir: Mal üzerine hırs, ömür üzerine hırs..." (İbni Mâce, Zühd)

Hiç “Bırakın da öleyim” diyen yaşlı var mı? Hemen hepsi tekrar sıhhat ve gençliğe kavuşmak istiyor. Çoğu zaman bir daha asla gençleşemeyeceğini kabullenemeyip “Bu doktor benim derdime çare bulamadı. Beni iyileştiremedi.” diye sitem ediyor. Hastalıklar bile dünyanın geçici olduğunu anlamamıza yetmiyor…

Bir kısım insanların hali bize ibret değil mi? Görüyoruz ki dünya serveti toplamak, deniz suyu içmek gibi… İnsanın susuzluğunu gidermiyor, aksine daha da ciğerlerini yakıyor.

Adam diyor ki, “Hele şu inşaatım da bitsin o zaman hayır hasenat yaparım. İşlerimi büyütmek için biraz borçlandım, hele bunları da ödeyeyim ondan sonra…”

Böyle böyle zaman geçiyor, derken bir bakıyorsun, emel ele geçmeden ecel gelmiş… Mirasçıların malını paylaşmış, sana da vebali kalmış…

Dünyalık İmkânlar Nefsin Silahıdır

Hâlbuki bizim çok sevdiğimiz bütün bu yükler bizim için çok zararlı, çünkü düşmanımız olan nefsin bize karşı en büyük silahı... Nefis bunlar sayesinde dünyayı sever, şımarır, kulluğunu ve ahiret günündeki hesabını unutur.

Hasan Basri Hazretleri, “Dünyayı seven ve ondan razı olan kimsenin kalbinden ahiret sevgisi çıkar.” buyuruyor. (Ebu Nuaym, Hilye)

Ne de olsa mal ve imkânlar insana kibir ve müstağnilik hissi yaşatır. Ayrıca insanların çoğu zenginleri daha akıllı, daha başarılı, daha üstün görür, dalkavukluk edip kibrini okşarlar. Bunlar hep birer imtihandır ve imtihan ağırlaştıkça kazanması zorlaşır.

Peygamberimiz buyuruyor; “Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği, fakat ‘Şöyle olacak,’ diye yemin etseler, Allah'ın isteklerini geri çevirmeyeceği kimselerdir. Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” (Buhârî, Eymân, 9; Müslim, Cennet, 47)

Peygamberimizin eline geçeni dağıtıp fakirliğe rağbet ettiğini, Allah'a karşı muhtaçlığını hiç unutmamak için bir gün aç, bir gün tok olmayı tercih ettiğini okuyoruz.

Sadece mal mülk konusunda değil her türlü nefsi kabartan, gaflet perdesini kalınlaştıran ve vebal yükünü ağırlaştıran şöhret, popülerlik, eş dost ve çevre çokluğu gibi hususlarda da azlığı ve hafifliği tavsiye ettiğini biliyoruz. Mesela Resulullah aleyhissalatu vesselam şöyle buyuruyor: "Benim nazarımda en ziyade gıpta etmeye değer kimse şu kimsedir: (Dünyevi mesuliyeti ve) hali hafif, namazdan manevi hissesi fazla, insanlar içinde (şöhreti, tanınırlığı olmayıp) gizli kalmış ve kendisine (cemiyette) iltifat edilmemiş mü'mindir. Onun rızkı (zaruri ihtiyaçlarına) yetecek kadardı, o buna sabretti, ölümü de çabuk geldi, az miras bıraktı, kendisi için matem tutan kadın da az oldu.” (Tirmizî, Zühd, 35; İbn Mâce, Zühd, 4)

Dünyada Nasibini Tüketme!

Fakat ne tuhaftır ki insanlar her hususta çokluğu seviyor. Eski zamanlarda kişi için mensup olduğu aile ve kabilenin kalabalık olması bir övünç kaynağıymış. Bu sebeple cahiliyye çağında birbirine rakip kabileler çokluklarını sayar durur, hatta mezarlığa gidip oradaki ölüleri de sayarak onları da sayıya dahil ederlermiş. Tekasür suresinde buna işaretle: “Çokluk, çoğalma hırsı sizi oyaladı, ta ki kabirlere varıncaya kadar.” (Tekasür 1-2)

İnsanın kabristana kadar gidip de ölümden ibret almayışı, onu dahi çokluk iddiasına malzeme yapmaya çalışması gerçekten ibretlik. Bugün belki eski zamanlardaki insanlar gibi kabilenin kalabalık olması, kadınlar ve oğulların çok olması, sürüler, tarlalar, hurma bahçelerinin çokluğu ile övünmüyoruz. Ama bugün de banka hesabındaki sıfırların çokluğu, gayrimenkul yatırımların bol getirisi, hisselerin değer artışı aklımızı ve gönlümüzü meşgul ediyor. Bunun gibi büyük servetlere sahip olmayanlar da maaşı, kariyeri, kılık kıyafeti, arabası, cep telefonuna sahip olmakla büyüklenmeye çalışıyor.

Zamanımızda hiçbir şeye sahip olmayan öğrenciler arasında da, kabilesinin çokluğu ile değilse de mesela sosyal medyada takipçi ve hayran çokluğuyla avunanlar var. Hayatı sadece dünya hayatından ibaret zannedenler “Çok yer gez, çok çeşitli yemekler ye, çok film seyret, çok şarkı dinle, çok oyun oyna,” hatta “Çok ilişki yaşa” diye telkin ediyor. İnsanlar sosyal medya adreslerinden “Şuraya gittim, bunu yedim” gibi, deneyimlerini paylaşıyor.

Popüler medyada “Ölmeden önce gezilecek, görülecek yerler, yapılacak şeyler” ve benzeri listeler yayınlanıyor. Sanki bunlar insanı tatmin edecek. İnsan o zaman gönül rahatlığı ile ruhunu teslim edecek! Ne boş bir aldanış!

Hâlbuki bu dünyada çok zevkler tatmak, insanın ahiretteki nasibini tüketiyor. Sahabe-i kiram, tıpkı Peygamberimiz gibi eline geçeni hayır yolunda harcayıp, kendileri zaruri ihtiyaç kadar istifade ile yetinirdi.

Hz. Ömer radıyallahü anh hilafet döneminde çoğu zaman ekmeğini zeytinyağına batırıp yerdi. Lokmalarını saydığı, dokuz lokmadan fazla yememeye özen gösterdiği nakledilmiştir. Bir keresinde yanındakilere böyle davranmasının nedenini şöyle açıklamıştı:

“Eğer isteseydik güzel yemekler yiyebilirdik. Leziz yiyecekli sofralar önümüzde inip kalkardı. Fakat “Dünya hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürdünüz.” (Ahkaf; 20) ayet-i kerimesi bizleri uyardığı için böyle yapmıyoruz.” (el-Bahrul-Muhit Tefsiri)

Kuran-ı Kerim’de Rabbimiz, bütün nasibini dünyada isteyenleri şiddetle ikaz ediyor. Kişinin dünyadaki nasibini, ihtiyacı kadar almasını ancak “ahiret yurdunu mamur et” ve “insanlara ihsan et” şeklindeki iki ikaz arasında zikretmiştir:
“Allah’ın sana ihsan ettiği nimetlerle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster! Dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de insanlara iyilik et." (Kasas Suresi, 77)

Çok Malumat Kalbi Meşgul Ediyor

Biz insanların içinde öyle bir boşluk var ki, onu hiçbir şey doldurmuyor. İnsanın iç âlemindeki açlığı ancak Allah'ı zikretmek tatmin ediyor.

Fakat ne yazık ki nefis insanı “Buna da sahip ol! Bunu da yaşa! Haydi az kaldı, bir de bu zevki tat o zaman mutlu olacaksın…” diye beyhude yoruyor.

Hiçbiri insanın acısını dindirmeyecek; zavallılığını teskin etmeyecek. Aksine çocukları oyalamak için ellerine verilen oyuncaklar gibi “aldatıcı bir meta”dan başka bir şey değil hiçbiri… Tam aksine bu yaşananların her biri de birer yük. Vebal yükü…

Bunlarla daha değerli bir insan olmuyoruz, aksine her birinde bir parçamız takılıp kalıyor ve manen biraz daha eksiliyoruz. Her bir malayani deneyimde ruhumuz biraz daha kasvete gömülüyor, kalbimiz biraz daha kabuk bağlıyor, kirleniyor. Öyle ki ibadetlerden zevk alınmaz oluyor.

İnternetin günümüz insana bir zararı da bu alanda… İnsan kendi sahip olmasa veya işlemese bile “Zenginin malı züğürdün çenesini yorar” misali, başkalarının hayatına gözü ve kalbi takılıyor. Nefsi bu gereksiz malumatla galeyana geliyor, kendi elindeki nimetleri küçümsüyor.

Peygamberimiz şükretmek için şöyle bir reçete vermiş: “(Dünya nimetleri bakımından) Kendinizden aşağı olanlara bakın; yukarı olanlara bakmayınız. Çünkü böyle yapmak, Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini küçümsememeniz için daha uygundur.” (İbn-i Mace, Zühd, 9)

Tasavvuf yolunda yükselmenin yolu daima azlık ve hafiflikten geçiyor, “az yemek, az konuşmak, az uyumak.”

Az konuşmak kavramına her türlü “iletişim”i ihtiyaç miktarına çekmeyi de dâhil edebiliriz. Kalbi ibadet ve zikir için derli toplu, yoğunlaşmış halde tutabilmek için gereksiz malumat paylaşımlarıyla dağıtmamak gerek.

Allah-u Zülcelâl hepimizi dünyada yükü, ahirette hesabı az olan, son nefeste selamete kavuşan kullarından eylesin. Âmin.


Sayı : 35
Büyük Kapak