Yoldaşa Vefa Yakışır

Sayı : 25 / Mart 2014, Konu Başlığı : Kapak

Karlı bir kış günü, oğlumu okuldan almaya gitmiştim. Her zaman okula götürüp getirme adetim olmasa da o gün ayağı kayarsa, düşerse, atkısını sarmazsa diye korkuyor, eldivenlerini takmadan kar oynamasından, soğuk almasından endişe ediyordum. Okul kapısında onu güzelce giydirip çantalarını da kendim yüklendim ki, eve dönerken arabaların üzerindeki karları rahatça oynasın.

Ayağı buzdan kayması diye tutuna tutuna yürümeye çalışan yaşlı bir bayan beni böyle elimde çantalarla görünce hafifçe çıkışarak şöyle dedi: “Taşı taşı… Biz de çok taşıdık oğullarımızın çantalarını. Şimdi neredeler? Bak bir ekmek alacak kimsem yok!”

Ne zaman kar yağsa o bayanın bu sitemli sözleri aklıma gelir. Şairimiz Mehmet Akif, “Vefa artık sadece İstanbul’da bir semt adı” demiş bir zamanlar. Onların zamanında okul arkadaşları birbirlerini zor zamanlarda arayıp sormadığı takdirde sitem ederlermiş.

Eskiler bir fincan kahvesini içtiği bir ahbabının kırk yıl hatırını sayarmış. Şimdiki hali görselerdi ne derlerdi acaba?

Eskiden eş dosttan beklenen vefayı şimdi, eşler, kardeşler göstermez hale gelmiş. Hatta anne babalar aranıp sorulmaz olmuş. Devlet istediği kadar teşvik ededursun, böyle bir çağda kim “en az üç çocuk” dünyaya getirecek? Çocuk teşvikleri Avrupa’da yıllardır uygulanıyor ama vefa kalmayınca, vefanın en büyük destekçisi olan maneviyat çökünce hiçbir maddi destek onun yerini tutmuyor.

Vefa, kişinin verdiği söze, sözleşmeye veya beraber bulunduğu, işbirliği yaptığı kişilere karşı bağlılık duymasıdır. Vefalı insan, sorumlu insandır; kendisinden beklenenleri umursamayıp, alıp başını gidemez.

Kuran-ı Kerim’de müminlerin vasıfları sayılırken, “ Ve öyle kişilerdir onlar ki emanetlerine ve ahitlerini gözetirler, riayet ederler.” (Mearic, 32) buyrulur.

Bu ayetin mealinde, “gözetirler” veya “riayet ederler” diye çevrilen “raûn” kelimesi, çobanlık etmek fiiliyle aynı köktendir. Çoban nasıl ki kendisine emanet edilmiş olan sürüyü terk edip, bırakıp gidemezse, ahdine riayet eden kişi de öyle kendini başıboş sayamaz, çekip gidemez. “Mesuliyet duygusu” sanki görünmez bir ip gibi sadakatli bir ruhu, verdiği söze, sözleşmeye bağlar.

Modern hayat bireylere, türlü türlü tercihler sunuyor ve “hayatını istediğin gibi yaşayabilirsin,” diyor. “başarılı olmak istiyorsan önüne çıkan fırsatları kaçırmamalısın,” gibi telkinlerde bulunuyor. Verdiğin sözü tutmak, sana emek verenlere, ekmeğini yediğin insanlara vefa göstermek gibi değerlerin adı bile anılmıyor. Gençlerimiz yabancı ülkelerin verdiği burslara, sunduğu fırsatlara atlıyor, onun varlığına sebep olan ülkesine, insanlarına vefa duymuyor. Hatta karnında taşıyan, kanıyla sütüyle besleyen, bin bir güçlükle büyüten anasını terk ediyor.

Âlemin Mamur Olması İçin

Arif zatlardan Fahreddin Razi, İsra suresinin tefsirinde "Evlâtlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırız." (İsra,31) ayetini izah ederken, “Ayetin daha önceki ayetlerle münasebeti” başlıklı çok hikmetli bir yorum getirir:

Allah Teâlâ daha önce geçen âyetlerde: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’ diyerek dua et.”

Buyurarak, ana-babaya nasıl iyilik edilmesi gerektiğini öğrettiği gibi bu ayette de çocuklara nasıl iyilik yapılması gerektiğini öğretmiştir…

…Çocukların, ana babalarına iyilik etmekten kaçınmaları, âlemin harâb olması neticesini doğurur. Çünkü ana babalar, çocuklarından vefasızlık göreceklerini bildiklerinde, onların, çocukları için fedakârlık yapma ve onları terbiye etme hususundaki istekleri azalır.

Böylece de, zikrettiğimiz sebepler yüzünden, âlemin harâb olması gerekir. Bu sebeple, âlemin mamur olmasının, ancak her iki taraftan da, atalar ve çocuklar arasında karşılıklı bir iyilik tahakkuk ettiği zaman mümkün olacağı anlaşılır.

O zamanlar bu arif zatın, farz-ı muhal addederek yazdığı, insan fıtratına aykırı, asla olmayacak bir iş gibi görülen o hallerin gerçekleştiği bir zamandayız. Düşünün ki eski zamanlarda emeklilik diye, emekli maaşı diye bir şey yoktu, insanlar sadece çocuklarının onlara bakacağına güvenir, onlara yatırım yapardı. Bugün belki anne babaların maddi bir ihtiyaçları da yok, sadece arayıp sormak yetecek ama evlatlar bunu bile yapmıyor.

Büyük âlim Fahreddin Razi’nin dediği gibi, âlemin harab olması, da mamur olması da “ahde vefa” prensibine bağlı. Bugün aynen onun tarif ettiği gibi, evlatlarından hayır görmeyeceğini bildiği için anne babaların da evlatlarına vefa göstermediği bir çağlardayız. Çocuk esirgeme kurumunda sadece anne babası ölmüş çocuklar değil, onlar tarafından terk edilmiş çocuklar da bulunuyor.

Anne babası tarafından terk edilmiş bir çocuk olmak nasıl bir duygudur, kim bilir. Çocuk kalbiyle, en çok sevmesi, en çok güvenmesi ve varlıklarından güç alması gereken ana babası hakkında türü türlü kuşkular hissetmek… Hayat yolunun daha en başında en yakınları tarafından yalnız bırakılan o küçük yüreğin yolun devamında birilerine güvenebileceğini bekler misiniz?

Hani Kuran-ı Kerim’de bir ifade vardır,“ke’l en’amü bel hüm adal” yani “hayvanlar gibi hatta onlardan da daha sapkın.” Gerçekten de insanoğlu İslam ahlakından sıyrıldıkça hayvanların bile yapmadığını yapar hale geliyor. Bir kedinin bir köpeğin yavrularını bırakıp gittiğini görmezsiniz ama insanoğlunun bunu yaptığını görüyorsunuz. Çünkü kimse kimse için fedakârlık yapmaya değmediğini düşünür hale gelmiş.

Öte yandan çocuklarını bırakmak zorunda kalan o annelerin veya babaların hikâyelerini dinlesek… Kim bilir onlar nasıl bir vefasızlık yaşadı?

Hayat Maceralı Bir Yolculuk

Hayat bir yolculuk, bilhassa evlilik, çocuk sahibi olmak, adeta maceralı, zor bir yolculuk… Bu yolculukta yol arkadaşına güvenemezsen nasıl ağır yüklerin altına girebilirsin?

Bir kadın için birlikte çıktıkları bir yolda, kocası tarafından yüzüstü bırakılmak kolay bir şey değil. Taraflardan birinin, “Ben sıkıldım, ben başkasını buldum,” deyip terk edip gittiği eşin tek başına çocuklarına hem anne hem baba olması kolay mı?

Bazen okuyan kızlar evlenmek istemiyor diye şikâyet ediliyor. Evet, gerçekten de piyasa şartları genç iş gücüne cazip çalışma ortamları ve gelişim fırsatları sunuyor. Para kazanmak artık kaba kuvvet gerektirmiyor, kadın olsun erkek olsun herkes iklimlendirilmiş ofislerde, bilgisayar başında, kahvesini yudumlayarak, arkadaşlarıyla neşeli sohbetler yaparak para kazanıyor. Bu zamanda çalışmak, bebek bezi değiştirmek, koca azarı işitmek, kaynana suratı çekmekten daha zor değil. Üstelik evliliğin ve anneliğin maaş, kariyer, terfi, emeklilik vb. hiçbir maddi getirisi de yok. Ömür boyu karın tokluğuna halı sil, lavabo fırçala, gömlek ütüle, geceleri uykusuz kalarak bebek büyüt…

Hele bir de “Çocukları büyütünce rahata çıkacağız. Beraber torunlarımızı seveceğiz, hacca gideceğiz, evimizin balkonunda karşılıklı oturup çayımızı yudumlayacağız,” hayalleri kurarken hiç beklemediğin bir vefasızlıkla karşılaşırsan… Evlilik on beş-yirmi yılını doldurduğunda kocan makam, mevki, kariyer, servet sahibi oldum diye kibirlenir ve seni kendine layık görmeyip başkalarının peşinde koşarsa…

Peygamberimiz, mümin karısından boşanmak için kendisine başvuran sahabelerine mani oluyordu. Kuran’da erkeklere, nikâhın ve evliliğin kadınlara verilmiş “misakan ğalizan” yani kuvvetli bir sözleşme, ahit olduğu (Nisa, 21) bildiriliyor. Çünkü bir evliliğe yatırım yapmış genç kız adeta hayatını adamıştır. Boşanmakla bir daha gençliği, bekârlığı geri gelmeyecektir. Bu sebeple gençliğinden istifade ettiğin bir kadını artık hevesim kalmadı diye yarı yolda bırakmak büyük bir vefasızlıktır. Şeklen olmasa bile niyet bakımından adeta bir mut’a nikâhıdır.

Bir de öte yandan bakalım. Zamanımızda erkekler de evlenmeye can atmıyor ve bunun için haklı sebepleri var. Yıllarca çalışmış, evinin nafakasını en iyi şekilde temin etmek için gençliğini tüketmiş, nice hatır gönül bilmez kişilerin emri altına girip, amiyane tabirle ağız kokusunu çekmiş bir koca, işleri iyi gitmediğinde, kayıplar yaşadığında birden kendini mahkeme koridorlarında bulursa… Yahut çocukları kendisine düşman edilmiş, evde hiçbir söz hakkı olmayan bir zavallıya dönerse… Böyle bir adamın haline bakan hangi delikanlı evlenmeye heves eder?

Kabul edelim ki hiçbir insan sınırsız kaynaklara sahip değildir. İnsanın ömrü sınırlıdır, maddi ve manevi imkânları sınırlıdır, buna bağlı olarak yapabileceği fedakârlıklar da sınırlıdır. Bu sınırlı imkânını hiç kimse çorak yere dökmek istemez. Eğer en değerli varlığımızla bir şeylere yatırım yapacaksak, bir yola çıkacaksak elbette vefa bekleriz, yoldaşımıza güvenmek isteriz.

Görüyoruz ki eğer vefa kalmazsa en fıtri bir bağ olan evlilik bile kalmayacak. Nerede ki, ortaklıklar, vakıflar, dernekler veya bunun gibi dayanışma ile meydana getirilen teşekküller ayakta kalsın…

Güç ve yeteneklerini birleştirmek için şirket kuran ortaklar, birlikte manevi amaçlarla vakıf, dernek, sivil toplum kuruluşu ve benzeri teşekkül oluşturan gönüldaşlar, ister istemez vefa beklerler. Birlikte yola çıkan yoldaşların birbirine vefa göstermemesi, moralleri bozar, çalışmaları akamete uğratır.

Kimse kimsenin sadakatine güvenemez hale gelirse, kim kime iyilik yapar? Mesela gençlere eğitim hizmetleri sunan, burs veren, manevi eğitim sağlayan müesseseleri düşünün, buralarda yetişen gençlerden elbette bir beklenti var. Bunlar vatana millete hayırlı bir nesil, Allah'a güzel kul, ümmet için yüz akı bir fert olsun diye bunca emek ve imkân sarf ediliyor. Peki, bunlar aldıkları ilmi çarpıtır, eski kavimlerin yaptığı gibi az bir dünya menfaati için satarsa, yükseldiği mevkilerde yüz karası olursa, ne olacak? O zaman kimse iyilik tohumları serpme isteği duyar mı?

Öyleyse ne yapmalıyız? Vefayı, sadakati öğretmenin bir yolu var mı?

Eğer varsa herhalde bütün manevi eğitimler gibi bu da örnek olmaktan geçiyordur. Çünkü hiçbir vefasız insanın vefa üzerine nutuk atması bir değer ifade etmez.

En Başta Rabbimize Vefalı Olalım…

Bu zamanda insanın belki en başta vefasızlığı, Rabbine karşı olan vefasızlık. Hatta diğer bütün vefasızlıklar da bunun bir uzantısı… Rabbimiz elest bezminde ruhlarımızdan bir ahid aldı, “Ben sizin Rabbinizim, değil mi?” dedi. Biz de söz verdik: “Evet, elbette!” dedik. (A’râf, 172-174.)

Bu ahit üzerine Rabbimiz bize bunca kerem eyledi, harikulade cihazlarla donanmış bir beden yarattı ve ruhi yetenekler bahşetti. Bizden istediği ise verdiği her şeyi onun emrine uygun kullanmamız, ona ibadet etmemiz ve onun dinine hizmet etmemiz idi. Bunlara ihtiyacı olduğundan değil ama aramızdaki ahde vefamızın bir sembolü olarak ve ruhumuzdaki sadakati tazelemek mahiyetinde bunlara vefa göstermemiz gerekiyordu. Biz Rabbimizle sadakatimizi tazeledikçe bizden vefa bekleyen herkese karşı vefalı insan haline geliyorduk. Peki, bunu ne kadar yaptık? Vefa ahlakı konusunda nasıl bir örnek ortaya koyduk?

Eğer biz Rabbimizle ve insanlarla ahidlerimize vefalıysak zaten hiç kimsenin vefasızlığından korkmamıza gerek yok. Çünkü bu dünyada iyilik yaptığımız hiç kimseden vefa görmesek bile Rabbimiz yaptığımız iyiliklerin mükâfatını verecektir.

Dahası eğer biz Hz. İbrahim misali, halis bir vefalı kul olursak elbette eşimiz, evlatlarımız ve ardımızdan gelen, emek verdiğimiz herkes de bize vefalı olacaktır. Çünkü sırf Allah için, ihlâsla yapılan iyiliklerin farklı bir bereketi, feyzi ve inikâsı vardır.

Öyleyse şu zamanın vefasızlığından ümitsizliğe düşmeyip her halükarda yine fedakârlık tohumları ekelim. Rabbimiz onları mutlaka yeşertecektir.

Çünkü vefanın kaynağı kalpteki sadakat ve sorumluluk duygusudur ki bunun yegane kaynağı iman ve takvadır.


Sayı : 25
Büyük Kapak