Yunus’la Beraber Bir Bahar Günü

Sayı : 63 / Mayıs 2017, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Yûnus Emre’nin hikâyesini bilirsiniz. Buğday diye çıktığı yola, himmet diye bambaşka bir yön vermiş ve asırlar boyunca milletimizin gönül dünyasını menkıbeleriyle, ilâhîleriyle, şiirleriyle dokumuş bir mânâ sultanı...

Hacı Bektaş’ın işaretiyle vardığı Taptuk Emre Dergâhı’nda onun vazifesi odun toplamaktı. Dergâh bu, miskinler tekkesi değil. Herkes bir iş yapacak! Hizmet üretecek. Katkıda bulunacak. Onun katkısı da odun toplamak. Geçen sene alâkayla seyredilen dizide de esas alınan bir rivayete göre Yûnus, bir medreseli idi. Koca medreseli odun topluyor! Zor iş!..

Derler ki, kalem gibi, cetvel gibi odunlar toplar getirirmiş. Üstâdı Taptuk Emre;

“–Evlâdım Yûnus, dağlardaki odunların hepsi mi böyle düzgün? Yoksa sen mi özenirsin, düzgünlerini toplamaya?” diye sormuş.

O da;

“–Bu dergâhtan içeri, odunun da eğrisi girmez, girmemeli pîrim.” demiş.

Kalp ki odundan beterdir çoğu kez. Odun yontulur da, kalbi, o kaypak ve dönek uzvu bir hizaya getirmek kolay mı? Ne kesere gelir, ne baltaya!..

Hizmet, kalbi usul usul hizaya getiren bir güzel usûl.

Tabiat da tefekkür âlemi ve halvet fırsatı ile bir başka terbiye vasıtası. Yûnus Hazretlerini sarıçiçeklerle hasbihâle sevk eden bir terbiye âlemi:

Sordum sarıçiçeğe:
“Sizde ölüm var mıdır?”
Çiçek eydür: “Derviş baba!
Ölümsüz yer var mıdır?”


Yûnus ölümsüzlüğe çare arayadursun, bahar rüzgârıyla karşılaşır:

Yine bu bâd-ı nevbahâr, hoş nev‘ ile esti yine,
Yine kışın soğukluğu, fuzulluğun kesti yine.


Kış, soğukluk ve fodulluk yapıyor. Fodul, lüzumsuz, mütecaviz, kendini beğenmiş, mütekebbir, serkeş adam diye tarif edilmiş. İlkbahar rüzgârı ise, hoş bir esişle bir kez daha esiyor. Daha önce de esti. İlâhî rahmet tecellî etti. Âyet-i kerîmede buyurulduğu gibi:

“Allâh’ın rahmetinin eserlerine bir bak: Arzı, ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye kadirdir.” (er-Rûm, 50)

Yine rahmeti bî-kıyâs, yine işret oldu dem-sâz,
Yine geldi bu yeni yaz, kutlu kadem bastı yine.


Kıyâsa gelmez rahmet tecellî etti. Sırdaş ve yoldaş olup ülfet oluşturdu. Kanları kaynattı. Mübârek ayağıyla ilkbahar geldi, uğurlar getirdi.

Yine yeni hazîneden yeni hil‘at giydi cihan,
Yine verildi yeni cân, ot u ağaç süstü yine.


Hazanda tecrîde giren yani âdeta azledilip sırtından o yeşil atlas libası soyup çıkarılan dünya (hadi biz kuzey yarım küre diyelim) şimdi, ilâhî hazineden yeniden yeni bir hil’at giydi, yeniden kaftan giymeye lâyık görüldü. Demek ki bağışlandı! Yepyeni bir canlılık lutfedilerek cümle bitkiler yeşerdi, baş verdi, filize durdu.

Ölmüş idi ot u şecer dirilüben geri biter,
Müşriklere nükte yeter, var eyledi nesli yine.


Evet, kışın otlar da ağaçlar da ölmüştü. Şimdi ise tekrar dirildi, yeniden bitti. Türkçedeki cinas ne güzel: Bitti sanılırken bir daha bitti.

Âhireti inkâr eden müşriklere aslında her sene seyrettikleri bu nükte yetmez mi?

Ebû Rezin -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Bir gün;

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah Teâlâ, mahlûkātı yeniden nasıl diriltir? Bunun dünyadaki misâli nedir?” diye sordum.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ;

“–Sen, hiç kavminin yaşadığı vâdiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil olduğu bahar mevsiminde oraya uğramadın mı?” buyurdular.

Ben;

“–Elbette!” deyince;

“–İşte bu, Allâh’ın yeniden yaratmasına delildir. Allah ölüleri de böyle diriltecektir!” buyurdular. (Ahmed, IV, 11)

Ellerine çürümüş kemikleri alıp ufalayan; “Bunlar nasıl dirilecek?” diye istihzâ edenler, şimdi DNA’ları konuşuyorlar da yine âhireti kabullenemiyorlar. Fakat gönlüne hidâyet baharı gelenler için bu nükte yeter!

Bir nükte de bize: Nesilleri diriltecek bahar, heyecanla, muhabbetle ve gönül sıcaklığıyla gelebilir.

Yine sahrâ vü merg-zâr, hoş akar esrük bu sular,
Cihanlara saçtı nisâr, cümle âlem dostu yine.


Bahar ne şen mevsimdir öyle! Çayır-çimen yemyeşil!.. Çiçekler rengârenk... Sular baygın baygın akıyor. İlâhî rahmete gark olmanın mestânesi... O Kerem Şâhı, cümle Âlemlerin Rabbi, Rezzâk’ı, Hâlık’ı, rahmetini saçıyor da saçıyor!..

Yine yeryüzü donanıp, kat kat olup renge batıp,
Bülbül güle karşı ötüp, can budağa astı yine.


Baharın tecellîleri renk renk...

Yeryüzü çıplaklıktan kurtulup, kat kat elbiseler giyiyor. Renk renk ipekliler...

Bu Cemâl tecellîleri karşısında bülbül ise, kendinden geçiş hâlinde, canını gül budağına asmakta...

Efsâne öyle diyor, gül dikenine saplanıp kuş kadar canını veriyor. İntihar değil onunkisi, fânî olmak...

Gül için, canından geçiyor, benliğini aşıyor; fenâ fi’l-aşk ile mâşukunda bâkî oluyor. Gül, o yüzden kıpkırmızı... O kadar hayâtiyet içinde, bülbülün can verişi ise, bir başka şi’r-i tezat oluyor!..

Sözüm değil yaz kış için, geldi mâşûka iş için,
Oldu yeni bağışlamak, pâdişâhın kastı yine.


Bütün bu mısraları okuyup da, birileri gibi; “Hümanist şair ve sevgi peygamberi (!) filozof Yûnus ne güzel pastoral bir şiir yazmış, tabiatı ne güzel tasvir etmiş!” demeyelim diye ekliyor:

“Benim derdim mânâdır. Sözüm yazdan kıştan bahsetmek değildir! Bahar, mâşuka bir iş sebebiyle geldi. Âlemlerin Sultanı’nın maksadı bir kez daha bağışlamaktır.

‘Bağışlamak’ta iç içe iki mânâ:

Mağfiret ve hibe etmek... Türkçede ikisine de ‘bağışlamak’ deriz.

Cenâb-ı Hak, dağlar dolusu günahları, bahar bahar eriyip akan nehirler gibi bağışlamak murâd ediyor. Kulun günahla açtığı arayı, -ne büyük bir ihsan ki!- yine büyüklük gösterip O ısıtıyor! Gel bağışlayayım seni diyor! Gel bağışlayayım sana kendini bağışlatma fırsatlarını diyor.

Eee bu iltifat karşısında ne yapar bülbül?

Yine Yûnus baştan çıkıp, âr u nâmûsu yıkıp,
Âşıkların cur‘asından, ulu kadeh içti yine.


Şiir dilindeki bu nâmus mefhumunu bugün anlayamayan çok oluyor. İlâhîde geçen;

Âşık Yûnus maşukuna vuslat bulunca mest olur
Ben şişeyi çaldım taşa, namus u ârı neylerem?!.


beyitlerinin mânâsını soran da çok oldu. Buradaki namus, iffet ve hayâ bahsindeki namus değil.

Buradaki nâmus ve ar, Kadı Mahmud’un kaftanıyla ciğer satarken yaşadığı utanmadır. Hâlid-i Bağdâdî’nin tuvalet temizlerken, nefsinden dinlediği; “Sen koca âlimsin, bu mudur yani?” sözüdür. İzzet-i nefstir...

Abdülaziz Bekkine Hazretleri; kendisinden mânevî ders talep eden bir şahsa bir şart koşmuş:

“–Daha evvel küstüğün, problem yaşadığın herkesle barışacak ve helâlleşeceksin.”

Başaramamış zavallı adam. Ar ve namus şişesini taşa çalamamış. Bir türlü şartı ikmâl edip gelememiş. Bir gün karşılaştıklarında;

“–Ama efendim.” demiş, “İzzet-i nefsim müsaade etmiyor!”

“–Aman evlâdım!” demiş Hazret; “Nefsin izzeti mi olurmuş?”

İşte tasavvufî şiirlerde geçen menfî ar ve namus bu. Nasıl sarhoş olan kişi, akıl kaydından çıkıp artık utanmayı terk ediyor, sevdiğine sevdiğini söyleyebiliyor; bunun gibi aşk mestânesi de, bülbül gibi şakımaya başlıyor.

Nefsin gururunu ayakları altına alıyor. Benliğini yeniyor. Varlık perdesini yırtıyor. Canını Gül’ün budağına asabiliyor! İşte bahar o bahar!.. Gerisi coğrafî ve meteorolojik bir hadise!

Yûnus Emre Hazretleri de bunun derdinde:

“Bu bahar neşvesiyle, bu gönüllere diriliş veren ilâhî bağış ve bağışlama sayesinde; âşıkların aşk şarabından bir ulu kadeh içerek mest olup baştan çıktım, nefsin ar ve hicabını yıktım!”

Ne mutlu ona!

Maddî baharın ve mânevî Ramazân-ı şerif baharının bereketli gölgesinde, bize de Mevlâ nice baharlar bahşeyleye!..


Sayı : 63
Büyük Kapak