“Yurtlardaki Çocuklar İçin Aile, Kayıp Cennettir ” / Röportaj

Sayı : 39 / Mayıs 2015, Konu Başlığı : Röportaj

“Bizim dünyamızda 'anne' kavramı, yuva ve yurtlarda bakıcıya verilen isimden ibaretti. Yani o kadınlar, üstümüzü-başımızı yıkar, yemek yedirir ve yatırırdı. Hayatı tanıdıkça ve özellikle okulla tanışıp yeni arkadaşlar edindiğinizde onların da bir aileleri olduğunu fark etmemiz bize tuhaf gelmişti. Gerçi tuhaflık bizdeydi, onlarda değil...”

Demirhan Kadıoğlu; karikatürist, yazar, radyo ve televizyon programcısı, kısacası çok yönlü bir sanatçı. Bilhassa çocuklar için masallar yazan ve çocuk dergileri hazırlayan sanatçımızı farklı kılan bir özelliği ise, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yetiştirme yurtlarında büyümüş olması.

Zor bir çocukluk geçirmiş Kadıoğlu; üstelik boşanan anne babası tarafından yurda bırakılmış olması yaşadığı tek mahrumiyet de değil… Küçük yaşta geçirdiği çocuk felci hastalığına bağlı olarak koşup oynayamayan küçük Demirhan, bütün bu acıları iyimserliğiyle, çalışkanlığıyla, bir başarı hikâyesine dönüştürmüş. Yaşadıkları onun sanatçı hassasiyetini daha da geliştirmiş ve bilhassa çocuklar için yazıp çizmeye başlamış. Demirhan Kadıoğlu ile aileyi, çocuğu, sanatı ve hayatı konuştuk.

Demirhan Kadıoğlu kimdir?

1966’da İstanbul’da doğdu, lise öğreniminden sonra fotoğrafçılık ve kameramanlık gibi çeşitli mesleklerde çalıştı. Can Kardeş çocuk dergisinde çizgi roman ve renklendirme çalışmalarıyla başladığı çizerlik hayatına yayın koordinatörlüğüne kadar çeşitli görevlerle devam etti. Çeşitli radyo ve televizyonlarda haber müdürlüğünden çocuk ve sanat içerikli programların yapımcılığını ve sunuculunu üstlendi. Çocuklar için yazdığı ve çizdiği kitaplar arasında, Mevlana’dan Hikayeler serisi, Küçük Beylere Masal Keyfi, Küçük Hanımlara Masal Keyfi kitap, Küçük Beylere Uyku Masalları ve Küçük Hanımlara Uyku masalları adlı çalışmaları bulunmaktadır. Halen TRT Arapça kanalında‘Elvan-ı Seba’ programında halen haftanın beş günü Ortadoğu üzerine karikatürleri yayınlanmaktadır. 2012 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “ Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları” dalında yılın karikatüristi seçilmiştir. Yazarın yetiştirme yurtlarında geçen hayatını anlattığı Yetiştirilmiş Hayatlar adlı otobiyografisi yayınlanmıştır. Aile, çocuk ve yetimler konusunda raporlar hazırlayarak, sosyal politikaların şekillendirilmesine katkıda bulunmaktadır.

Demirhan Bey, hayata zorluklarla dolu bir başlangıç yaptınız. Bir yaşındayken yuvaya bırakıldınız. Birçok insanın sahip olduğu ama değerini fark edemediği en temel ihtiyaçlardan mahrum bir çocukluk dönemi geçirdiniz. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de hayata bir yetim olarak gözünü açtı ve daha sonra öksüz de kalmıştı. Bize ailenin, bilhassa annenin çocuk için önemi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Demirhan Kadıoğlu: Peygamber Efendimiz'in(s.a.v) yıllar sonra annesinin kabrinin yakınından geçerken “Annem!” diye gözyaşı döktüğünü okumuşsunuzdur. “… Annemin kabrini ziyaret etmek için izin istedim, bu konuda bana izin verildi.” (Ebu Dâvud, Cenaiz 75-77) buyuruyor. Adeta annesinin kabrini ziyaret ederek hasret gidermeye çalışıyor.

Bizim gibi anne babasını hiç tanımadan büyümüş çocukların hayatı beklemekle geçer. Hafta sonu kimi arkadaşlarımız ziyarete gelen aile büyükleriyle oturup bir bankta hasret giderirken, biz de ziyaretçimiz var mı diye bakardık. Akşamın karanlığı çökene kadar gözümüzü kapıdan ayırmazdık. Boş bir beklentiydi bu, gelmeyeceğini biliyorduk. Ama o umutla avunuyorduk.

Yurtta Türk filmlerini izlerken, o filmlerdeki şefkatli, babacan tiplemelerden etkilenir, demek ki “baba” böyle biri diye düşünürdük. Fedakâr ve merhametli anne tiplemelerini izlerken hiç görmediğimiz “anne” figürünü tahmin etmeye çalışırdık. Bir gün çıkıp gelecekler, ismimizi kapıdaki bekçiye fısıldayacaklar. Sonra yanımıza gelip bizi kucaklayacaklar, bir daha hiç ayrılmamacasına… Tabii hiçbir zaman gerçekleşmeyen bir sahneydi bu. Böylesi bir özlem içinde büyümek, zaman içinde kırgınlığa yol açıyor elbette.

İnsan hep kendisi gibi yetimlerin arasında büyüyünce bundaki anormalliği o kadar anlamaz. Asıl okula gidip yeni arkadaşlar edindiğinizde onların gerçek birer anne ve babaları olduğunu görünce kendisinin sahip olmadığı aile gerçeğini daha iyi fark eder. Hep “Bir annem olsaydı, onu hayatım boyunca severdim” dersiniz. Yurtlardaki çocuklar için aile, kayıp bir cennettir. Yüce Yaratıcının koyduğu kurallar gereği, aileniz sizin hayattaki ilk dostlarınız ve kültür edindiğiniz ilk ocaktır. Sevgiye ilgiye en muhtaç olduğunuz yaşlardasınız, öyle ki, hastalandığınız zaman revirde biraz daha fazla ilgi gördüğünüz için iyileşmek istemezsiniz.

Yurtta cami avlusuna bırakılmış çocuklar bile vardı; onların isimlerini bile yurt müdürleri koymuştu. Biz yurttayken bayram sabahı demek, buz gibi soğuk havada avluda sıraya dizilip valinin gelmesini beklemek demekti. Vali gelince elini öperdik ve bize bir şeker verilirdi. Sonra koğuşlara geri dönerdik. Kuru kuruya bir merasimden ibaret.

Her şey size yetimliğinizi hatırlatır. Sırtınızdaki önlüğün rengi solmuş, doğru düzgün bir çantanız, defteriniz, kaleminiz yok. Okuldan çıkınca arkadaşlarınız evlerine döner, siz yurda… Onlar eve gidince anne babalarının veya abla ağabeylerinin yardımıyla ödevlerini yapar. Sizin ev ödevini bile yapma imkanınız yok. Bizim zamanımızda yurtlarda şartlar çok kötüydü, döşeksiz ranzalarda yattığımız olurdu.

Üstelik siz bir de hastalık geçirmişsiniz…

Demirhan Kadıoğlu: Bir yaşında çocuk felci geçirdim, ateşler içinde hastaneye getirdiklerini ve kireçli suya yatırdıklarını hatırlıyorum. Diğer çocuklar gibi koşup oynayamadığım için onların oyunlarına katılamıyordum. Bu sebeple resim çizerek vakit geçiriyordum. İlk çizimlerim, çizgi roman kitaplarındaki sevdiğim karakterleri kopya etmek şeklindeydi. Çizgi film kanallarının, internet oyunlarının olmadığı zamanlarda bu çizgi roman kahramanlarının maceraları çocuklar arasında çok popülerdi. Onlara olan ilgim beni çizgi yeteneğimi keşfetmeye yöneltti. Arkadaşlarımla pek oynayamadığım için vaktim çoktu.

Resim yeteneğim benim kendime güvenmemi de sağladı. Mesela ilkokul üçüncü sınıftayken üst sınıflardan çocuklar bana resim yaptırıyordu. Tabi bu benim durumumdaki bir çocuk için çok değerliydi. Çünkü hem bazı şanssızlıklarım olsa da bazı meziyetlerimin de olduğunu görüyordum. Bu benim için bir umut kaynağı oluyordu. Hem de arkadaş kazanıyordum. Arkadaşlarımın arasında kabullenilmek ve takdir görmek benim içimde bir boşluğu dolduruyordu. Sahip olduklarımla değil yapabildiklerimle hayatta bir yer edinebileceğimi görüyordum.

Bu hayata adapte olmak için çok önemli, çünkü yurttan ayrıldığınız zaman hayata tutunmak için mutlaka bir beceriye sahip olmalısınız.

Yurttan ne zaman ayrıldınız?

Demirhan Kadıoğlu: On yedi yaşında ayrıldık; beş arkadaşla birlikte. Diğer arkadaşların ya evlatlık verilmiş kardeşleri vardı veya uzaktan da olsa akrabaları vardı. Ama benim kimsem yoktu, daha doğrusu haklarında hiçbir şey bilmiyordum.

Nüfus cüzdanımı çıkarma vesilesiyle önce dedemi, sonra anne babamı buldum. Ama artık onları bulmak çok da bir şey ifade etmiyor. Geçmişte yapmak istediklerinizi yapamayacağınızın farkındasınız. Artık anne babanızla birlikte lunaparka gitmenin, elinize bir balon alıp dolaşmanın bir anlamı yok. Bayram sabahlarında bayramlıklarınızı giyip akrabaları ziyarete gitmenin zamanı geçmiş. Tabi acımasız bir hayat, bir yandan da sizi olgunlaştırıyor. Sert esen rüzgâr karşısında tutunabileceğiniz bir dal ararsınız ki benim için bu dal, çizgi dünyasıydı.

Yurt hayatı zor olsa da, kurulu bir düzen vardı. Oradan ayrılıp yabancısı olduğumuz, sonsuz bir dünyaya açılmıştım. İlkokuldan sonra okula gitmemiştim; orta ve liseyi de dışarıdan bitirdim. Bu dönemde fotoğraf çekiyordum, sonra bir gazetenin kamera servisinde işe başladım. Cankardeş çocuk dergisinde profesyonel olarak çizmeye başlamamda, çocukluk döneminde çizgi yeteneğimi keşfetmiş ve geliştirmiş olmamın çok yararı oldu. Çizmek benim için sadece bir iş, bir meslek değil, bir terapi de olmuştur. Sanatın insanı iyileştiren yanından faydalanmak lazım…

Hangi insan olursa olsun, bu çok önemli, öyle değil mi? Yani bir çocuğun kimsesiz olması elbette çok zor ama ailesi olsa bile başka sıkıntıları olabilir, hatta bizzat ailesi de bir sıkıntı kaynağı olabilir. Kimsesiz olsun veya olması herkesin yaralarını tedavi etmek için, hatta eksileri artıya dönüştürmek için yeteneği olan bir alanda üretmesi çok önemli…

Demirhan Kadıoğlu: Osmanlı yetimhanelerinde çocukları sanatla, müzikle, mesleki becerilerle donatan rehabilitasyon merkezleri vardı. Savaşlar ve göçler sebebiyle yetim kalan çocukları yetiştiren bu yetimhaneler “Niş Islahhaneleri” adıyla ilk kez 19. yüzyıl sonlarında kurulmuştu. Bu çocuklara üniforma giydirilir, kendilerine meslek edindirilir ve toplum yararına vazifeler verilirdi. Cumhuriyet sonrası ne yazık ki bu özellikler kaldırılıp, “koğuş modeli” benimsendi. Halbuki kimsesiz büyümek bir çocuk için ciddi bir travmadır. Bunun için yurtlarda muhakkak rehabilitasyon merkezleri olmalı, çocuklara bir kişilik kazandırılmalı.

Çoğu zaman sanatın beslendiği ana duygu, hüzün olmuştur. Sanatın birçok dalında, bilhassa şiirde, resimde, müzikte bunu görmek mümkün. Sanatçının iç dünyasında kaos yaşaması, duygu patlaması yaşayarak üretken olmasını sağlar. Sanatçı hassasiyeti de bir tepkinin, bir yorumun eserler yoluyla dışa yansımasıdır.

Elbette bir alanda üretmek şartıyla… Duygu yoğunluğu üretime dönüşmüyorsa o insan sadece hassas bir insandır. Hassasiyet ile sanat arasındaki fark, duygu patlamalarının bir farkındalık meydana getirecek şekilde dışa taşmasıdır. Sanat eserleri bu itici güçle doğar. Elbette sanatçı şunun da farkında olmalıdır; Allah’ın pek çok sıfatı var ve bu sıfatlar farklı insanlarda farklı şekilde tecelli eder. Allah’ın yarattıklarını örnek alarak, yani temelde yaratılanlardan yola çıkarak Allah’ın izni ve dilemesi ile bir şeyler yapan insan aslında Rabbimizin “San’i” yani “sanatçı” sıfatı tecelli eder. Eğer sanat maneviyata dayanmazsa, o sanat anarşi doğurur.

Siz de Allah'ın verdiği yeteneği değerlendirerek sosyal mesajlar veren bir eser ortaya koydunuz. Peki siz ne söylemek istiyorsunuz?

Demirhan Kadıoğlu: Hiç kuşkusuz bizim yaşadıklarımız bir yönüyle kaderin cilvesi olsa da bir yönden de sosyal bir yara… Zaman geçtikçe de büyüyen bir yara. Geçmişte boşanmış aileler çok daha azdı; şimdi bu durum kapanmayan bir yaraya dönüşüyor. Evli insanların birbirine tahammülü azaldı. Kadına, çocuğa şiddetin artıyor olması da düşündürücü bir vakıa. Hepsinin temelinde insanların bencilleşmesi var. Çünkü insanlar bencilleşince arkasında bıraktıklarına hiç aldırmıyor. İsterim ki, bu kitap kimsesiz büyümenin ne demek olduğunun anlaşılmasına yardımcı olsun. Ailelerin kıymetini bilmeyen, kadına ve çocuğa şiddet uygulayarak gazetelerin üçüncü sayfalarına konu olanlar, ailenin kıymetini anlasın. Bırakıp gittikleri çocuklarının yarın öbür gün karşılarına dikilip hesap sorabileceğini düşünsünler. Yahut onların yaşadıklarını her zaman olgunlukla karşılayamayacağını, cinnet geçirebileceğini hesp etsinler, adımlarını ona göre atsınlar. Bir aile kurmak zordur, yıkmak kolay…

Çok teşekkür ederim bize vakit ayırdığınız için.

Demirhan Kadıoğlu: ben teşekkür ederim, çalışmalarınızda başarılar dilerim.


Sayı : 39
Büyük Kapak