Zehirli İlâçlar ve Şifâlı Sancılar

Sayı : 53 / Temmuz 2016, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Sancı, ağrı ve acı...

Allah çektirmesin!..

Ağrılar, acılar ve sancıları mecazî olarak da bol bol kullanırız.

Gönül ağrısı, ilk göz ağrısı gibi ifadeler sevilip de kavuşulamayanların hasretini anlatır.

Karın ağrısı, ifade edilemeyen daha ziyade hissî bir sıkıntının insanı kıvrandırmasıdır.

İncitici söz ve davranışlar canımızı acıtır. Problemler başımızı ağrıtır.

Fikir sancısı ise; düşünen bir beynin, tefekkür eden bir kalbin en asil ızdırabıdır. Bu ızdırabın en acı veren tarafı ise, paylaşılacak dost bulunamamasıdır. Necip Fâzıl nasıl da inler:

Lâfımın dostusunuz, çilemin yabancısı,

Yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?

Fakat sancı, bütün çilesine rağmen bir müjdedir. Doğumlar sancılarla başlar. Öyle ki sancısı olmayan anneye, sun’î sancı müdahalesinde bulunurlar. Fikir sancısı çeken de, çare doğumuna ulaşacak olduğu için sevinmelidir. Yine Necip Fâzıl’ın sancısı:

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!


Acılar bir sinyaldir aslında. Şifaya çağrı, duâya çağrı, maddî ve mânevî tedbire çağrı. Bir hastalık olarak hiç acı duymayan bir çocuğun, kendi kendine verdiği zararları, hattâ kendini öldürmemesi için yapılanları okumuştum.

Sancıların en yürek burkanı “evlât acısı”dır. “Rabbim evlât acısı göstermesin.” duâsı bu acının şiddetini ürpererek hissetmemizi sağlar. Evlât acısı, ciğerparesi yavrunun gönlünden kopmasıdır. Can kopar gibi ayrılır gönülden. Bunun mânevîsi ise nesil endişesidir. Sair mahlûkat gibi sadece senin genlerinin değil, senin değerlerinin de mirasçısı bir evlât yetiştiremenin sancısı. Zekeriyyâ ve İbrahim Peygamberlerde ifadesini ve çaresini bulan o derin ve asil endişe...

Acılara olan dayanıksızlığımıza Rabbimiz merhamet etmiştir. Psikiyatr Dr. Mustafa Merter;

“Allah, bir nefse vüs’atinden / gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.”âyetinde vücuttaki bir mekanizmayı izah eden bir tefsirî pırıltı yakalamıştır: Aşırı acılarla karşılaşan vücut, bayılmaktadır. Âdeta sigorta atmakta ve cihazı yanmaktan kurtarmaktadır.
Bu işin üst noktası. Bir de alt noktası var: Ağrı eşiği...

Sancılarla doğum yapacak hanımların ağrı eşikleri daha yüksek imiş. Yani bir erkek, hanımından daha az dayanıklı olurmuş bazı ağrılara.

Mecazî ağrılar, acılar ve sancılara karşı da bir eşiğimiz var, ve o eşiği mümkün olduğunca yüksek tutmak, biraz da bizim elimizde. Yani her sancıyı sancıdan saymamak irademize emanet. Dayanma gücümüzle alâkalı.

Sabır, metanet, tahammül, sebat ve hilm... Bu ahlâkî hasletler, hep baş ağrıtanlara, gönlümüze batan dikenlerin acısına ve derûnî sancılarımıza karşı dayanma muvaffakiyetleri...

Aslında fizikî olarak da ağrılara biraz sabretmekte fayda var. Çünkü ağrılara hemen ilâçlarla müdahale etmenin, gelecekte daha ağır sancılara yol açabilecek tahribatları olabiliyor. Tıpkı bir ülkeyi savunsun diye, ülkeye yabancı asker çağırmaya benziyor, ağrı kesici kullanmak. Ağır yan tesirler meydana getirebiliyor. Başta böbreklerimiz bu kimyevî yabancılardan çok zarar görebiliyor.

Şu haber ise, bütün bu ağrı tefekkürüne vesile oldu: Meşhur bir ağrı kesici madde: Parasetemol. Benim de hafif bulduğum için, sodyum ihtiva edenlere karşılık daha çok tercih ettiğim bu ağrı kesici üzerine bir araştırma yapılmış. Bu ilâcın, empatiyi ortadan kaldırdığına dair bulgular elde etmişler.

Empati, duygudaşlık, muhatabın duygularını hissetmek, demek.

Araştırma sorumlusu Mischowski; “Bu ağrı kesiciler insanların etrafındaki kişilere zarar verecek şekilde davranmalarına sebep olabilir. İlacın tesiri altındayken başkalarına hakaret edebilir, kasti olarak canlarını yakabilir ya da yardıma muhtaç birini görmezden gelebilirsiniz!” diyor.*

Aslında mecazen de bu noktaya gelebilmek mümkün.

Firavun, o kendini tanrı yerine koyan, zâlim mel’unun hiç başı ağrımadığı söylenir. Hiç başı ağrımayan bu zalim, binlerce bebeği katlediyor, binlerce anneye evlât acısı tattırıyordu. Hiç vicdanı sızlamadan.

Her baş ağrısı, her sancı, her acı, “hoşlanmadığımız şeylerde var olabilecek bir hayrı” da temsil edebiliyor.

Oruç, açların hâlini hissettirdiği gibi, çektiğimiz ağrılar da hastaları, yaşlıları ve çaresizleri düşündürüyor. Âcizliğimizi anlatıyor. Hiçliğimizi idrak ettiriyor.

Kesintisiz her şeyi normal ve hak zannetmemize karşı, her ağrı, sıhhatin şükrünü hatırlatıyor:

Rabbim bazen ağrıtır ki başını...
Hissedesin şaşmaz kalp atışını...

Bize “Sen âcizsin!” diye seslenen ağrının ağzına hemen bir ilâç tıkıyorsak, kulaklarımızı da onun getireceği empatiye, duyguya, düşünceliliğe ve inceliğe tıkıyoruz demektir.

Tabiî ki, bütün ağrı kesiciler, bütün ilâçlar ve tedaviler için konuşmuyorum. Elbette bazen, acı ilaçlar da, şifa için içilecek. Fakat ağrı kesici kullanmak, çoğu kez tedaviden ziyade bir hayat standardı yükseltmektir. Yani ağrıyı hayatımızdan çıkarma ve konforumuzu artırma hamlemizdir. Acıları istememek, imtihanları başımızdan savmak, sancıları ertelemek demektir. Fakat fiziken de görüyoruz ki, erteledikçe kartopu ebadındaki bir sancı, bir çığa dönüşebilir.

Ağrı, acı veya sancı çekmek zor bir imtihandır ama Allah'tan gelen her şey gibi hikmetlidir. Her şeyden önce bir sinyaldir acı; vücudun kendi şifa faaliyetlerini harekete geçirir. Bir uzvumuz ağrıyınca beynimiz o bölgedeki tahribatı tamir etmek için ne gerekiyorsa gönderir.

Bizim medeniyetimiz bunun idrakinde olduğundan şifa için hacamatı ve bitkilerden hazırlanan ısı verici yakıları yaygın bir şekilde kullanmış. Hacamatla bir yerde kesik açtığınız zaman vücut o bölgeye hem tabiî ağrı kesicileri (endorfin) gönderir hem de şifa vesilelerini harekete geçirir. Aynı şekilde yakı ile bir bölgede ateşi yükselttiğiniz zaman vücut oraya yardıma koşar.

Şimdi en sıcak zamanlarda, en uzun günlerde oruç da, alışkın olmayan bünyemizde ilk günlerde biraz baş ağrısı yapabilir, biraz hâlsizlik, susuzluk... Ama ihtiyacımız var acıya. Sabıra. Metanete. Dayanıklılığa... Dahası empatiye, fedâkârlığa, diğergâmlığa...
Bu faziletleri bu dünyada biraz zahmet çekerek kazanmazsak yarın çok daha büyük zahmetlere düçar olacağımız kötü ameller işleyebilir veya gaflete dalabiliriz.

Bugün 17 saat uzun gelirse, yarın “yarını ve gölgesi olmayan gün” çok daha fazla ızdırap çekeriz.

Yaz mevsimindeki küçük sivrisinek ısırıkları bile, vücudumuzdaki antikorlar için tatbikatlar hükmünde olurmuş diye okumuştum. “Dünyada rahat yok!” diyen Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem; sorulunca; “Sizden birinin çektiğinin iki katı hummâ (ağrılı ateş)e katlanıyorum.” buyurmuştu.

Son günlerindeki o ızdıraplı anlarda üzerine bir kova su döktürmüş, biraz ferahlamış, yine ashâbının yanına çıkmıştı. Ashâbını; emânetlerini üstlenmiş ve tevârüs etmiş görünce, bütün acılarına rağmen ömrünün en güzel tebessümüyle tebessüm etmişti.
Bir beyitle bitirelim:

Hak aşkına dünyada düstur: Korku ve hüzün,
Hak dostuna ukbâda yoktur korku ve hüzün!..


Sayı : 53
Büyük Kapak