Özgül Ağırlık

Sayı : 12 / Şubat 2013, Konu Başlığı : Delikanlıca

Bir kilo pamuk mu ağır, bir kilo demir mi?

Çocuklara sorulan dikkat ölçer bir soru...

Kütleleri belirli ve aynı olduğuna göre, elbette ki eşitler. Fakat yine de dilimizin ucuna demir geliyor değil mi? Çünkü demirin özgül ağırlığı, (özkütlesi veya yoğunluğu) yüksek... Bir kilo pamuk belki bir çuval yer kaplarken, bir kilo demir, yumruk kadar bir şeydir ama rüzgâr, kilolarca da olsa pamuğu sürükler götürür. Fakat demir, ağır basar...

İnsanın da özgül ağırlığı olur mu?

Şöyle bir tefekkür yolculuğu yapalım...

Peygamber Efendimiz’in devrine Asr-ı saâdet diyoruz. Yani Mutluluk Devri... Hâlbuki o devir, nefsânî açıdan bir rahatlık ve keyif devri değildi. Bir tokluk ve emniyet dönemi de değildi.

Mekke devri zaten, zulüm, alay, işkence, boykot sıkıntılarıyla geçti. Evini barkını bırakıp Habeşistan'a göçmeyi göze alanlar bile, rahat bırakılmıyordu. Mü’minler, pamuk gibi dağınık ve hafifti. Sanki kuşların kapıp götüreceği kadar az ve zayıf... (Enfâl, 26)

Medine’ye hicret de her şeyi çözmedi. Sadece şahıs şahıs süren eziyet, toplum boyutu kazandı. Mekke’den mektuplar gelirdi, Peygamber’e kucak açan Medineli müslümanlara:

“Geleceğiz, kanlarınızı heder, kadınlarınızı cariye, çocuklarınızı köle yapacağız...” tehditleri yağardı.

Câhiliyyenin kanlı mâzîsi ortadaydı. Blöf değildi bu tehditler... Muhâcirlerin Mekke’de bıraktıkları eşyalar gasbedilmiş, bir kervan hâlinde Suriye yoluna düşmüştü. Müslümanların mallarıyla ticaret yapılacak, elde edilen karla onlara karşı ordu hazırlanacaktı.

Müslümanlar kervanın yolunu kesmek için yola düştüler. Müşriklere haber ulaşmıştı. Onlar da bin kişilik bir ordu ile aynı mevkiye geldiler. Kervan kaçtı. İki ordu kaldı...

Varlık mücadelelerini Medine’ye göçerek sağlayabilmiş mü’minler, şimdi kendilerinden üç katı kalabalık, teçhizatıyla da üstün bir ordu karşısındaydı... Ölüm kalım meselesi tabiri bile vaziyeti anlatamazdı.

Böyle bir ortamda şu âyet-i kerîme indi:
“(Ey Habîbim!)...Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekleyendir.” (Enfâl, 62)

Allah Teâlâ; Peygamberimiz’i tesellî ediyordu. Hâşâ canı için değil; ümmeti için, kıyâmete kadar gelecek ümmeti için tedirgin olan Habîbi’ni, tesellî ediyor; “Yardımım var!” diyordu. Fakat o muazzam ilâhî yardımın yanında bir de “Mü’minler var!” diyordu.

Ashâb-ı kirâmı, ilâhî yardım olarak, Cenâb-ı Hak’tan gelen bir destek olarak gösteriyordu.

Ardından bu mü’minlerin gönüllerinin birbirine kaynaştığını, yekvücut bir kuvvet olduklarını vurguladı. Allah birleştirmişti o gönülleri... Dünyanın servetinin yapamayacağı bir kaynaşmaydı bu... Özlerindeki îman cevheriyle, birbirleriyle lehimlenmişlerdi âdetâ... Kenetlenmişlerdi.

Zaten; “Allah, Hak yolunda kenetlenmiş, yekvücut olmuş bir bina gibi döğüşen mü’minleri severdi.” Dünyanın en zengin hükümdarlarının toplayamayacağı bir ordu idi, Bedir ehli...

Tereddüde hiç mahal yok... Hazırlanın muharebeye... “Ey Peygamber! Mü’minleri cihada teşvik eyle!..” (el-Enfâl, 65)
Sayılara bakma! Kâfirler bin kişi imiş, siz 313, olsun!
Çünkü;

“...Eğer sizden tam sabırlı yirmi kişi olursa, iki yüz kişiye galip gelir ve eğer siz müminlerden yüz kişi olursa, kâfirlerden bin kişiyi mağlup eder; çünkü o kâfirler gerçeği ve âkıbeti anlamayan bir güruhtur.”(el-Enfâl, 65)

Yani bu kıvamlı, iman sayesinde özgül ağırlığı yüksek mü’min cemaatten yüz kişi, bin kafasız kafire bedel!..

Bedir’de nisbet, “bire on”du... Bir müslüman, on kâfirden daha ağır! (Eşit de değil, çünkü galip gelir.)

313 kişi… Tarih’te Davud’un dev Câlût’u devirdiği savaşta, nehir imtihanından geriye kalabilen sebatkâr ordunun sayısıyla aynıydı.

“Kem min fietin” sırrına ihlâsla inanmış,
Tâlût’un asîl üç yüz on üç askeri mevcut... (Tâlî)
O üç yüz on üç kişi, sayıca üç katı, kuvvet ve teçhizatça bilmem kaç katı orduyu, süpürdü attı. Yetmiş zâlim Mekke ele başısı, Bedir kuyularına yuvarlandı. Yetmiş kişi esir düştü. Gerisi Mekke’ye canını zor attı.
...
Sonra müslümanlar çoğaldı, ama iman kuvveti ile gelen özgül ağırlık azaldı. Sonradan Müslüman olanlar, o ilk öncüler, o gözü pek Allah aslanları gibi değildi artık. Lâkin yine de fena değildi:

“Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan) iki yüz kişiye galip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah'ın izniyle (onlardan) iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.” (el-Enfâl, 66)

Şimdi orantı, “bire iki”ydi.

İslâm tarihi hep bu âyetin şahidi oldu.

Ecnâdeynler, Kādisiyeler, Yermükler, Malazgirtler, Haçlı sürüleriyle mücadeleler, Kosovalar, Mohaçlar... Hep müslümanların en az yarı yarıya az olduğu fakat galip geldiği, ağır bastığı zaferler oldu.

“Bire iki”lik orantı, ne bir gazdı, onlara göre ne de bir mecaz... Fıkhî bir ölçü idi.

İbn-i Abbâs’a göre;

“2 düşman karşısında kalan 1 müslüman, geri çekilirse, büyük günahlar arasında sayılan, firar yani savaştan kaçma suçunu işlemiş olurdu. Rakibi ikiden fazla olur da çekilir ise, stratejik olarak ricat etmiş, yani geri çekilmiş sayılırdı, firar günahını işlemiş olmazdı.”

Fakat, ne zaman ki kıvam bozuldu. Özgül ağırlık, çözüldü... O zaman isterse on katı olalım yine yenildik.

Bir bakalım bugün özgül ağırlığımız ne âlemde? “Bire on”dan vazgeçtik... “Bire iki”yi de hayal edemiyoruz.

Bugün iki milyara yakın İslâm dünyasının kalbinde, mîrâcın üssünde, toplam dünya nüfusu, müslümanların “yüzde biri” olan çıbanbaşı bir ülke var. Üstelik zalim... Göz göre göre bebek katlediyor, camilerimizde eğlence tertip ediyor. Fakat özgül ağırlığımız o derece düşük ki yüzde birimiz olan bu zalime bile caydırıcılığımız yok...

Bunun kuvvetle alakası yok...

On bin kişilik Tebük ordusu Hicaz’dan kalkıp bugünkü Ürdün’e kadar gitti, karşısına o zamanın süper gücü Bizans, ordu çıkaramadı.

Hendek günü, kendi şehrini koruyabilmek için hendek kazan bir ümmet, İran’ı, Bizans’ı gözüne kestirmişti.

Kuzey Afrika fatihi Hazret-i Osman; “Şu İspanya’dan girsem de İstanbul’dan çıksam!” diyordu.

Bizans’ı ortadan kaldırmayı uhdesine alan, Ertuğrul Gazi’nin beyliği, dört yüz atlıdan ibaretti. O sıralar Selçuklu, Moğol sarayına sormadan iş yapamaz vaziyetteydi.

Bunlar kuvvetin değil, ufkun, vizyonun, özgül ağırlığın ruhtan taşan mânevî enerjinin mahsulüydü. Peygamber’i tarafından cihada teşvik edilmişliğin, Peygamber’inin yoluna baş koymuşluğun, O’na ve dâvâsına fedâî olmuşluğun semeresiydi.

Eşyada özgül ağırlık farkı nasıl oluşur?

İki şeyle: Birincisi özde, çekirdekte, ikincisi çevrede, iletişimde...

Bir maddenin özkütlesini artıran;

1. Atom kütlesidir.

2. Maddenin atomları arasındaki bağlar, yani bir nevi kaynaşma özelliğidir.

Mü’minleri de ağır bastıran;

1. İçteki îman, ihlâs, samimiyet, sadâkat, âhiret iştiyakı, şehâdet özlemi, dîne hizmet etme gayreti...

2. Allah Teâlâ, Hazret-i Peygamber ve îman kardeşleriyle münasebetlerinin sıkılığı, kaynaşmışlığı ve sıcaklığıdır.

Yermük Muharebesi sonunda susuz bir şekilde can vermek üzereyken, dudaklarına uzatılan bir yudum suyu, aynı vaziyetteki bir başka kardeşine gönderebilecek bir fedâkârlıktır bu...

Yağlı müşteriyi bulmuşken, “Komşum da siftah etsin, bunu da yan dükkândan al!”;

Rum ateşi ve kaynar yağlar döken İstanbul surlarına koşarken; “Şimdi şehâdet sırası bende!” dediren bir kaynaşmışlıktır. Böyle bir kumaş ve böyle bir doku... Elbette, ağır, kıymetli bir kilim çıkarır ortaya...

Tersi ise, dünyanın üçte biri kadar kalabalık nüfusun olduğu hâlde, kendini eksik, zayıf ve perişan hissettirir, bizde olduğu gibi...

Kabaca bakın dünya nüfusuna...

Yaklaşık 2 milyar müslümana, iki katı gayr-i müslim düşüyor... Yani hafifletilmiş hesapla, bütün dünyaya kâfî gelmeliyiz.

İllâ kelle uçurmak, kaleler almak değil, mesele...

Biz ağır basabilsek, Efendimiz’e laf söyletmemeye kadir oluruz...
Biz ağır basabilsek, kardeşimize dünyanın bir diğer ucunda kimse ilişemez.
Biz ağır basabilsek, yer altı ve yer üstü zenginliklerimiz sömürülmez.
Biz ağır basabilsek, bütün dünya Asr-ı Saâdet yaşar. İslâm’a koşar...

Madde, kendi özkütlesini yükseltemez. Fakat biz müslümanlar, özümüzdeki cevheri de, Rabbimiz, Efendimiz ve kardeşlerimizle olan irtibatımızı da daha kavî, daha güçlü, daha ağır basar hâle getirebiliriz.


Sayı : 12
Büyük Kapak