Özkevser Vakfı’ndan Suriye’li Muhacirlere Yardım Eli

Sayı : 33 / Kasım 2014, Konu Başlığı : Hizmet Kervanı

Geçtiğimiz ay Öz Kevser vakfından ben (Mücahit Yıldız), RadyoKonyevi adına Kerem Şen arkadaşımız ve IHH’dan dostlarla Kilis ve Reyhanlı’daki Suriyeli mültecilere yapılan yardımlara destek kapsamında bir ziyaret gerçekleştirdik. Karışık duygularla çıktığım bu yolda heyecanlı ve bir o kadar da bizi orda neyin beklediğini bilmemenin tedirginliği vardı üzerimde.

Bilindiği gibi güney illerimizde Suriye’deki zulümden kaçan çok sayıda sığınmacı kardeşimiz var. Öncelikle Suriye’de yaşanan dramı ve sebeplerini bir hatırlayalım; bilindiği gibi Tunus’ta başlayıp Ortadoğu’ya yayılan halk hareketleri farklı sonuçlar ortaya çıkardılar. Tunus ve Libya’daki devrimlerde en azından diktatörler devrildi, ancak Suriye ve Mısır’da Müslüman halkın iktidara gelmesini istemeyen dünya egemenleri, dikta rejiminin devamından yana tercihini kullandı.

3. yılını geride bırakan Suriye halk ayaklanmaları ilk 6 ayda sadece hak ve özgürlük talep eden sloganlar atıyor, barışçıl gösteri ve yürüyüşler yapıyordu. Ancak rejimin bu gösterileri silahla bastırmaya girişmesi ile iç savaşın fitili ateşlenmiş oldu. Üstelik savaş sadece rejimle muhalifler arasında kalmadı, dış ülkelerden gelen gruplar da savaşa müdahil olunca iç savaş uzadı. Suriye halkının kendi içinden çıkan muhalifler çok farklı gruplara karşı mücadele vermek zorunda kaldı.

Bu savaş sırasında evleri yıkılan, erkekleri öldürülen yüz binlerce kadın ve çocuk, çevre ülkelere sığınmaya mecbur kaldı. Ne acıdır ki, tam da Türkiye’de İslam dünyasıyla sıcak insani, ticari, kültürel ilişkiler kurma niyetine sahip bir anlayış iktidara gelmişken etrafı ateş çemberiyle kuşatıldı.

Aslında bu savaşta da süper güçlerin çekişmesi sahneleniyor. Pasif politikalardan vazgeçen Rusya ile batı bloğu, bölge üzerindeki hâkimiyet mücadelesini yürütürken, İslam toplumlarındaki mezhebî aşırılıklardan faydalanıyor. Ama ne acıdır ki, olan, kendi ülkesinde söz sahibi olma mücadelesi veren Suriye halkına oluyor.

İşte üzerlerinde oynanan oyunlardan habersiz bu masumların payına, hiçbir suçları olmadığı halde en büyük cezayı ödemek düştü. Bunların çoğu Türkiye’de ve Türkiye sınırına yakın kamplarda hayat mücadelesi veriyor.

Gönül Dolusu Muhabbet Götürdük

Ziyaretlerimizde ilk durağımız Kilis’teki yardım kamplarıydı. İlk gittiğimiz kamp, zeytin ağaçları arasında kurulmuş bir çadır kent görünümünde. Sanki bitişik nizam evlerden kurulmuş küçük ve samimi mahallelere benziyor. Alt yapı hizmetleri sağlanmış; pis ve düzensiz bir görüntü yok. Fakat çadırlar aşırı derecede sıcak.

Etrafta tek tük yaşlı adamlar, çoğunlukla kadın ve çocuklar var. Kadınlar hüzünlü ve çekingen; çocuklar ise neşeli ve sokulgan…Sokaklarda çocuklar koşuşturup duruyor; dışarıdan gelen birini görünce hemen ilgilerini çekiyor, başına toplanıyorlar. Onlara dağıtmak için getirdiğimiz yardımları görünce seviniyorlar.

Çocukları seviyoruz, şakalaşıyoruz. Onlarla fotoğraf çektirmemizden hoşlanıyorlar. Sürekli tekbir getiriyorlar, zafer işaretleri yaparak marşlar söylüyorlar. Onlar için sıkıcı kamp hayatı içinde ufak bir neşe ve macera kaynağı oluyor bu ziyaretler… Biraz olsun moral bulmaları ve geleceğe umutla bakmaları için onları sevindirmeye çalışıyoruz.

Kampta çocuklar eğitim-öğretimden geri kalmasınlar kreş ve ilkokul şeklinde sınıflar oluşturulmuş. Ama lise ve üniversite eğitimi çağındaki gençler için gelecek sisli… İç savaşın bu kadar uzun sürmesi, geleceğe dair süregelen belirsizlik, gençler için hayli huzursuzluk verici…

Çocukların hemen hepsi savaş psikolojisine alışmış. Neredeyse bütün erkek çocuklarının elinde oyuncak silah görüyoruz. Bunları kendileri yapmışlar. Kâğıttan tabanca, tahtadan makineli tüfek… Kızlar bile düşmanlara karşı meydan okuyan şiirler yazmışlar ve okullarının ufak penceresine yapıştırmışlar. Özgürlük mücadelesinden vazgeçmiş, yılgınlığa düşmüş gibi görünmüyorlar.

Bu kamplarda sığınmacılara ücretsiz ekmek ve sıcak yemek veriliyor. İhtiyaçları kadar giyecek maddeleri alabildikleri bir depo var. Parası olanlar bazı ihtiyaçlarını da yakınlardaki marketlerden satın alıyorlar.

Tabi merak ettik, bu kadar insana yemek ve ekmek nasıl yetişiyor diye. Bizi yemekhane ve fırına götürdüklerinde hayret ettik. Fırında günde 170 bin Suriye ekmeği üretiliyormuş. Suriye ekmeği, bizim lavaşımızın kalınlığında ama iki katlı bir yufka ekmeği. Hac ve umreye gidenler bilir, Haremeyn’de de satılır hatta İstanbul’da da satılıyor artık.

Bu ekmek, makinede, el değmeden yapılıyor. Bu fırınlardan birini Arap ülkelerinden biri bağışlamış. Bir taraftan un, su, maya gibi malzemeler konuluyor. Makinede otomatik yoğruluyor, mayalanıyor, yufka haline getiriliyor. Sonra seri üretim tarzında fırına girip kabararak pişiyor. Soğuması için biraz dinlendirildikten sonra sadece temiz poşetlere elle konularak kamplara götürülüyor. Bir süre ekmek yapılışını seyrettikten sonra yemekhaneye geçtik. Yemekhanede de çok büyük tencerelerde pilavlar pişirilmiş, dağıtılmaya hazır bekliyordu.

Kilis’te yardım malzemelerinin saklandığı bir depoyu da ziyaret ettik. Bağışlanan veya satın alınan gıda maddeleri, giyim ve ev eşyaları yerden tavana kadar bloklar halinde stoklanmış.

Hz. Şurahbil bin Hasene (r.a.) Makamını Ziyaret

Kilis’te ashabı kiramdan Şurahbil hazretlerinin türbesini de ziyaret ettik. Peygamberimizin vahiy katiplerinden olan bu yiğit sahabenin adını taşıyan bu cami Kilis’in en kuzey ve en tepe noktasına kurulmuş.

Tarih kitaplarında, Hz. Şurahbil hakkında şu bilgiler geçiyormuş: “Hz. Ömer, Hicri 17 yılında Ebu Ubeyde Bin Cerrah kumandası altında İslam ordusunu Suriye’nin fethine gönderdiği zaman, sahabeden Şurahbil bin Hasene radıyallahu anhuma, sekiz bin kişilik bir kuvvet ile Azaz’ı ele geçirdikten sonra, Kilis’te Meşhedlik denilen bölgeye kadar gelmiş. İslam sancağını bu beldeye diktikten sonra altı ay bu bölgenin komutanlığını yapmış. Bu sırada kolera hastalığına yakalanan Hz. Şurahbil vefat edince buraya defnedilmiş.”

Burada vefat etmediği de söyleniyor ama onun fethettiği bu yerlere cami yapılınca anlaşılan onun adı verilmiş. Bir de şöyle bir rivayet var; bir zamanlar harpte Kilisli bir asker çok zor durumda kalır. Tam umudunu kaybettiği bir anda aksakallı, nur yüzlü biri elinden tutarak onu tayyı mekân ile birden memleketi Kilis’e, bu türbenin yanı başına kadar getiriverir.

Bu aksakallının kim olduğunu merak eden asker sorar, “Sen kimsin?” der. Aksakallı ise ona, “Ben senin hem şehrinim, bak işte benim yerim burası, ben Şurahbil bin Hasene’yim,” der ve gözden kaybolur. İşte Şurahbil Hasene’nin türbesini ilk yaptıran kişi bu askerdir.

Hikâye doğru olsa da olmasa da buralarda şehit düşmüş sahabelerin olduğu kesin. Evliya Çelebi, orada 3000 şehidin yattığı rivayetini aktarmış. Hatta burada Meşhedlik denilen bölgenin ve yine burada bulunan Cüneyne Cami’inin adı da buralarda şehit düşen İslam askerlerinden geliyormuş. Meşhed, şehitlik; Cüneyne, “küçük cennet” demek.

Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde ayrıca bu yapıdan zaviye olarak bahsediliyormuş. Zaviye, genellikle ıssız yerlerde, yolcuların konaklaması için hizmet sunan dergah demek. Ecdadımız, “Hakka kurbiyet, mahlukata hizmetten geçer” anlayışıyla, ıssız yerlerde böyle ücretsiz konaklama hizmeti sunuyorlardı.

Yapının avlusunda bir su kuyusu var. Çoğu ziyaret yerlerinde olduğu gibi buraya gelenler de mutlaka bu kuyudan şifa bulmak ve dualarının kabul olması niyetiyle su içiyor.

Böyle ıssız yerlerde kendini ibadete ve hizmete adayan türbedarlar ekseriyetle Allah dostlarıdır. İşte buranın eski türbedarlarından Altun Dede bir gün sabah namazı için abdest almak ister ve kuyudan su çeker; fakat ne görsün kuyudan su yerine bir kova altın çıkar. Altun Dede tam üç defa altınları tekrar kuyuya boşaltır. Dördüncüsünde ise, “ Ya Rabbi ben senden altın değil abdest almak için su istiyorum.”deyip kovayı tekrar kuyuya salar ve nihayet bir kova su çeker, abdest alır ve namazını kılar. Sizin de yolunuz Kilis’e düşerse bu mübarek yerleri ziyaret edin.

Şefkate Muhtaç Yetimler

Uzun bir yolculuk sonrasında Kilis’ten sınırı geçerek Babüsselam çadır kampına geçtik. Üzerimdeki tedirginlik gitmiş yerine ortamın trajedisi kaplamıştı. Zor şartlar, çamur içinde bir hayat ve yetimleri gördüm.

Bölgede ciddi bir şekilde faaliyet gösteren IHH insani yardım vakfına gösterilen sevgi ve saygı çok önemliydi. Çünkü Suriye sınırında çok önemli yardım kampanyalarını en güzel şekilde yerine getiren bir kuruluş, ona dua ediyorlar.

Gittiğimiz yerlerin isimleri, Babüsselam çadır kampı, Sitçü yetim kampı, İman çadır kampı (yeni kuruldu) Bab-i Nur çadır kampı (ekmek üretilemiyor) Şemmare yetim kampı.

Suriye Sitçü yetim kampına geçtik, yanımızda çeşitli hediyeler götürmüştük. Onları dağıtırken duygusal anlar yaşadım, bacağıma sarılan, üzerime çıkan çocukları tek tek öptüm, okşadım. İnanın kendi çocuğuma sarılmışçasına içtenlikle. Hepsinin gözlerinde anne baba özlemi vardı. Özellikle yetkilileri görünce çok sevinip güvende olduklarını hissediyor ve seviniyorlardı. Oradan ayrıldığımızda bir yarımız orda kaldı. Allah onları korusun ve kollasın. Daha sonra Reyhanlıya geçtik.

Burada IHH’ya ait bir malzeme deposunu daha gezdik. Reyhanlı’da bir de hastane ziyaretimiz oldu. Emel hastanesi, Türk ve Suriye’li sivil toplum kuruluşlarının ortaklaşa kurduğu bir sağlık kuruluşu. Suriye’den gelen yaralı ve hasta sığınmacılara hizmet veren, hemen hemen tamamen Suriyeli doktorların çalıştığı bir kuruluş… Temiz ve düzenli görünüyor. İçeride aynı anda üç ameliyat yapılabilecek donanıma sahip. Hastanede tedavi gören, bacağından yaralanmış bir delikanlıyla sohbet ediyoruz. Ona geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.

Nasıl yaralandığını sorduğumuzda patlamalardan kaçarken motosiklet devrilmiş ve yağını kırmış olduğunu öğreniyoruz. O durumu en hafif olan yaralı. Diğer yaralılarla sohbet edemedik çünkü durumları içler acısı. Bir delikanlının kurşun sağ yanağından girip sol yanağından çıkmış, dişleri ve dili parçalanmış, konuşamıyordu. Ne yalan söyleyeyim yüzüne bile bakmaya dayanamadık.

Ziyaretlerimiz sırasında daha çok felçli hastalara bakılan Dar’el-Şifa Hastanesini de ziyaret ettik. Savaşın acımasızlığı en çok acizleri, çaresizleri vuruyor. Söyleyecek kelime bulamıyorum…

Reyhanlı’daki kamplara yaptığımız ziyaretlerimiz sırasında Uluslararası Doktorlar Birliğine mensup gönüllü doktorlarla karşılaştık. Kamplara sağlık taraması yapmak için gelmişler. Onlarla konuşuyoruz, içme suyu konusunda endişeliler. “İçtikler bu suyu siz içseniz hasta olursunuz ama onların ya bünyesi alışmış ya da Allah koruyor diyeceğiz artık,” diyorlar.

İhtiyaç duyulan suyun büyük kısmı kullanma suyu kalitesinde temin edilebiliyor ama kamp sakinleri içme suyuna para verecek durumları olmadığı için bu suyu içmek zorunda kalıyor. Yine de Türkiye’deki kampların durumu sınırın öte yanındaki kamplara nazaran iyi.

Suriye sınırının öte yanında da çok sayıda kamp kurulmuş ancak oraya giden yardımlar sınırlı kaldığı için durumları çok kötü. Bu kampların çoğu, evsiz kalan insanların eski çadırlardan kurduğu geçici yerleşim yerleri. Yardım ulaşmadığı zaman açlık ve yokluk kol geziyor. Ve bu şekilde sadece Halep ile Lazkiye arasında 200’ün üzerinde çadır kenti var. Buralarda daha güneyden, yani Esed rejiminin bombaladığı şehirlerden kaçan insanlar yaşam mücadelesi veriyor.

“İki Parmak Gibi Beraber Olacağız”

Suriyelilerin kendi vakıfları ve sivil toplum kuruluşları da, ihtiyaç sahiplerine yardımları ulaştırmak için canla başla çalışıyor. Mesela bunlardan biri, “Kahatayn Organization.”

Kahatayn, yetimlere el uzatan bir sivil toplum kuruluşu ve ismini de Peygamberimizin bir hadis-i şerifinde geçen “iki parmak”tan almış: “Ben yetimin geçimini yüklenen kimse ile cennette şöyle (iki parmak gibi bir arada) olacağım.” (Buhari, Edeb, 24) Zaten vakfın amblemi de işaret ve orta parmakları açık bir el.

Yetimhanede çocuklarla hemen kaynaşıveriyoruz. Getirdiğimiz yardım paketlerini dağıtıyoruz, fotoğraf çekiyoruz. Melek isminde küçük bir kız çocuğu yanımıza sokuluyor. Sevgiye ne kadar ihtiyacı olduğunu hissetmemek mümkün değil. Zavallı yavrucaklar, acımasız bir savaşın kurbanı oldular, anne babalarının merhametinden mahrum bir hayat yaşamaya mahkûm edildiler. Zalimler onların hesabını nasıl verecekler?

Suriye halkı oldukça çalışkan, bu kadar zor şartlarda hayatlarını sürdürmek için çabalıyorlar. Yetiştirebildikleri sebzeleri çadır şeklindeki derme çatma dükkânlarda satmaya çalışıyorlar. Herkes kendince bir şeyler yaparak bu zor günleri geçirmeye çalışıyor. Suriye tarafında da Türkiye tarafında da bunu görmek mümkün…

Kilis halkından bazı kişilerle sohbet ettik, “Bizim beğenmediğimiz fareli, pis yerleri temizlediler; yuva haline getirdiler, başlarını soktular. Ne iş olsa yapıyorlar.” Diyorlar.

Bu bahsettikleri aileler, yardım kamplarında yer kalmadığı için kendilerine sığınak bulmak zorunda kalan Suriyeli aileler. Bunların sayısı ne yazık ki kamplarda kalanlardan kat kat fazla…

Gençler için hayat zor. Bir kısmının okulları yarım kalmış. Okullarını bitirenler de tahsillerine uygun iş bulamıyorlar, çünkü diplomaları burada geçerli değil. Üniversite mezunları düşük statüde işlerde çalışıyor. Yardım kuruluşlarının kurduğu hastane ve benzeri kuruluşlar onlar için tek ümit kapısı. Bu gençlerin radikalleşmesi veya adi suçlara yönelmesi tehlikesi çok büyük bir sorun. Bu yüzden yardım çalışmaları çok önem kazanıyor.

Dikkat ettim, Kilis’te halk, bilhassa esnaf epey Arapça öğrenmiş. İstanbul Fatih, Aksaray gibi birçok semtte de durum öyle… Onlar biraz Türkçe öğreniyor, biz biraz Arapça… Felaketler bizi birbirimize yaklaştırıyor. Sonuçta aynı dinin mensubuyuz…

Suriye halkının çoğu aynı zamanda son derece dinine bağlı… Kampların yakınında bir cami inşa edilmiş. Ezan okunduğu zaman kampın bütün erkeklerini yediden yetmişe camide görmek mümkün… Zaten bu zor günlere maneviyata sarılmadan sabretmek kolay değil.

İnsanın bir yakını ahirete gidince kendisini ahirete daha yakın hisseder ya hani… Hemen hepsinin birçok yakınları şehit olmuş. Artık bu dünyada ailenin bir araya gelme ümidi kalmamış, buluşma ümidi cennete kalmış…

Gariplik insanı Allah'a yaklaştırıyor. Bizde kendimizi onların yanında Allah'a daha yakın hissediyoruz. Hani Rabbimiz Kudsi Hadis’te buyurmuş ya, “Beni gariplerin, yoksulların yanında ara…” gerçekten de onların yanındayken kendinizi muhacirleri ağırlayan ensarın yerinde, Resulullah’ın yanı başında gibi hissediyorsunuz.

Oradan ayrılırken sanki yüreğimin bir yarısını arkamda bırakıyorum. Orada hayatımda görmediğim tatlı çocukları bırakıp geldim. Keşke daha çok imkânım olsaydı, daha çok yardım götürebilseydim duygularıyla geldim.

Mücahit YILDIZ


Sayı : 33
Büyük Kapak