Zorlukla Beraber Kolaylık

Sayı : 11 / Ocak 2013, Konu Başlığı : Kapak

Bir hanım psikiyatrın kapısından içeri girer girmez: “Kendimi çok kötü hissediyorum doktor. Bana bir ilaç yazın” der. Doktor haklı olarak “Hemen ilaç yazılır mı? Önce bir derdini anlat.” Deyince, “Derdimi hiç sorma, ama kendimi nasıl hissettiğimi bilmek istiyorsan hayat üstüme bir yük gibi geliyor. Yemeğe oturuyorum boğazımdan lokma geçmiyor. Gece uyku tutmuyor. Ölsem de kurtulsam diyorum. İşte bu halimi tedavi edebilecek bir ilaç varsa onu yaz. Yoksa bu hale sebep olan durumları anlatmamı isteme. Anlatsam da çözüm bulman imkânsız zaten…”

Yine de doktor ısrar eder “Sen hele derdini bir anlat bakalım” diye. Hanım başlar anlatmaya:

“Benim yaşlı bir annem var. Aldığı dul maaşı ancak evinin kirasını ödemeye yetiyor. Erkek kardeşim ise çalışmıyor. Evde oturduğu yetmezmiş gibi anneme kötü davranıyor, hatta “Kalk, işe git, çalış” deyince onun üstüne yürüyor. Ağabeyim evli, kendi hayatını yaşıyor; onlarla hiç ilgilenmiyor. Eğer onlara bir tabak yemek götürmesem, biliyorum ki annem aç yatacak… Götürsem bu sefer de kocam kızıyor. Senin erkek kardeşlerin ilgilenmezken anneni ben mi besleyeceğim, diye. İki arada bir derede kaldım. Sen bu derdime çare bulabilir misin? En iyisi sen bana bir ilaç yaz da biraz olsun huzur bulayım.” Doktor hiçbir şey diyemeden ilacı yazıyor.

Hani gazetelerde “Antidepresan tüketimi şu kadar arttı” gibi haberler okuyoruz ya… Ne zaman böyle haberlerle karşılaşsam hep bu hanımın dramı gelir aklıma… Ve biliyorum ki daha böyle nice dertler var. Hatta çok daha beterleri…

Ne yazık ki sorumsuz, vicdansız, umursamaz insanların verdiği sıkıntılar, vicdanını kaybetmemiş yakınlarının hayatını drama çeviriyor. Bu da tuhaf bir duruma sebep oluyor aslında; asıl problemli kişiler umursamazca gününü geçirirken, onların sebep olduğu sıkıntılar diğerlerini bunalıma sürüklüyor.

Maalesef bugün toplumuzda psikologlara gidenlerin büyük çoğunluğu, asıl gitmesi gerekenler değil. Ama asıl problemli olan gitmediği, değişmesi gerektiğini kabul etmediği için yanındakiler bunalıma giriyor. Onlar da genellikle, hayatını idare etmek için başkasına muhtaç olanlar, yani kadınlar, çocuklar, yaşlılar oluyor.

Adam iş yerinde kötü muameleye maruz kalıyor, gelip evde karısından hıncını çıkarıyor. Kadın gidiyor kayınvalidesine ters davranıyor veya çocuğunu azarlıyor. Çocuk o sırada sırıtan kız kardeşini tartaklıyor. Yani tabiri caizse “altta kalanın canı çıkıyor!”
Davranışlarda merhamet, iyilik, güzellik, nezaket yok. Hepsi bir yana “Allah korkusu” yok. Hesap günün hatırlatıp hayır öğütleyen de yok!

Maalesef toplumumuzda birbirine iyiliği ve marufu emretmeyi sağlayan o bağlar çözüldü. Bugün hiç kimse kimseye, vazifelerini hatırlatmıyor. Mesela “Annene bak, yetim kardeşine nasihat et. Sorunlarıyla ilgilen. Bütün yükü kız kardeşinin üstüne bırakma” Demiyor.

Eskiden, şimdiki sosyologların “mahalle baskısı” dediği bir kontrol mekanizması vardı. İnsanlar nefislerine uyacakları zaman, Allah’tan korkmak akıllarına gelmese bile en azından kuldan utanırlardı. Çünkü aile büyükleri, mahallenin güngörmüşleri gençlere nasihat eder, nasihati dinlemeyen olursa “Ayıptır, günahtır. Hiç öyle olur mu?” diyerek, küsüp surat asarak bir nevi manevi yaptırım uygulardı. Şimdi kim kime dumduma…

Herkes vicdanıyla baş başa… Bir vicdansızın eline düştüyseniz yandınız. Bunalımlarımızın birçoğu bu ve buna benzer sorunlu davranışlara maruz kalmakla ilgili dertler…

Ancak bizler yine de çaresiz değiliz. En azından bu kötü zinciri sürdürüp gitmeye mecbur değiliz. Biz, sorumlu, vicdanlı, olgun davranarak kötülük zincirini kırabilir hatta durumu tersine çevirebiliriz.

Başımıza gelen olaylar, karşımıza çıkan insanlar, belki bir dereceye kadar “kaderin cilvesi.” Ama kaderimizin çizdiği imtihan yolundan selametle geçmek bizim elimizde. Yalnız bunun için sınav sorularına doğru cevap vermeye azmetmemiz gerekiyor.

En zor durumlarda bile Allah-u Teâlâ zorlukla beraber bir kolaylık vermeyi vaad ediyor. Yeter ki biz niyet edelim. Ve elbette doğru şekilde sabretmeyi bilelim.

Doğru Şekilde Sabretmek

Sabrı çoğumuz pasif bir şekilde başa gelen şeylere katlanmak olarak biliyoruz. Hâlbuki sabır, doğru tavrı takındıktan sonra, bu yolda kararlılığımızı bozacak her türlü etkene karşı dirençli durmak demektir. Sabrı tahammülden ayıran da budur.

Tahammül, taşımak, yüklenmek kökünden gelir ki, gerçekten de kişinin sinesine yük olan bir ağırlığa işaret eder. Mesela kötü bir muameleye tahammül etmek insana ağır gelir. İnsanı yorar ve sonunda kendisine saygısını yok eder. Ama sabır öyle değildir.

Sabır, bilinçli bir tercihtir. Mesela bir insandan korktuğu için kendini savunmamak, kötü muameleye katlanmak sabır değildir. Ama karşındaki insanı cahil ve nefsine esir olmuş görerek acımak ve ona düzelmesi için mühlet vermek, bilinçli bir tercihtir ve sabırdır. Bu sırada onun cahilane hareketlerine karşı bilinçli bir tercihle, en uygun şekilde cevap vermek… Zaman içinde ders alıp doğruyu görmesi için dua etmek… Tatlı dille, iyilik yoluna çağırmak; hatta çağırmaktan da öte kendisi yaparak örnek olmak…

Gerekiyorsa hak namına ikazlarda bulunmak ve hatta gerekli tavrı koymak… ve elbette bunun sonuçlarına da sabretmek…

Zannedilenin aksine sabır, tahammülden daha kolaydır. Çünkü tahammül, insanın gönlünü yorarken sabır insana enerji verir. Tahammül, bir tepeye yüzüstü sürüne sürüne tırmanmaya benzer. Sabır ise kanatlanıp uçmaya…

Kişi iyi niyeti kuşanır, nefsini hayırlı bir davranışa heveslendirir, ebedi mükâfatlarla ümitlendirirse, nefis de ayak diremeyi bırakır; kanatlanıp uçar. Tabi ihlâslı olmak şartıyla.

Çünkü iyilik yolunda sabırlı olmak kolay değildir. İmtihan gereği, iyiliğe karşı nankörlük edenler de olacaktır. İşte o zaman “Kulun nankörlüğünün ne önemi var? Rabbim beni görüyor ya…” diyebilmek için, kalbimize ihlâslı bir imanın içirilmiş olması gerekir. Sanki kıyamet kopmuş, mizan kurulmuş, insanlar toplanmış ve hesaplar görülüyor…

Öylesine yakîn ile iman edenler için hiçbir imtihan zor değildir. Çünkü böyle bir insan her musibeti, iyilik yapma vesilesi kabul eder. Bir yakını iflas ettiğinde ona yardıma koşar. Bir akrabası hasta olunca ziyaretine gider. Derdi olanın derdini dinler, teselli verir; hakkı tavsiye eder.

Daha karışık meseleler olduğu zaman da basiretle bakar, doğruyu görür, doğru tavrı takınır. Çünkü kişinin kalbi iman ile dopdolu ise gözüne basiret nuru verilir. Hangi durumda nasıl davranmalı? Bu kişiye karşı nasıl davranmak hikmete uygundur? İyilik yaparak vicdanına seslenmek mi, yoksa izzetli davranıp kendini ezdirmemek mi?

Çünkü güzel ahlak, her durumda aynı tavrı göstermek değildir. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem; pervasızca karşısına dikilip, “Kendinden sonra beni halef tayin edersen sana tabi olurum” diyen sahte peygamber Müseyleme-tül Kezzab’a; kimseye karşı göstermediği kadar sert bir davranış göstermiş: ”Elimde bulunan şu dal parçasını bile istesen, gene de sana vermem. Sen Allah’ın, hakkındaki nufuz ve hükmüne karşı gelemezsin. Eğer sen bana ve Hak’ka muhalefet edersen, Allah seni muhakkak helak eder.” diye karşılık vermiştir.

Bazı durumlarda haddini aşanlar karşısında kararlılık gerekir. Yumuşak davranış karşı tarafı cesaretlendirir ve hakkı olmayan taleplerde bulunmasına sebep olur. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam kendi nefsi söz konu olduğunda ne kadar affedici olsa da, dini bir mesele olduğunda o kadar tedbirli ve kararlıdır.

Mümin de kendi nefsine karşı yapılan muameleye karşı affedici olabilir ama kardeşine yapılan haksızlığı affetmeye hakkı yoktur. Hele hele kendi hakkını arayamayacak kadar aciz olanı savunmak gerekir. Böyle durumlarda sabır, cesaret ve azimle birlikte sergilenen bir kararlılık şeklinde olmalıdır.

Elbette herkesin mesuliyeti, gücü yettiği kadardır. Ancak şu da vardır ki, kişi haktan yana bir tavır koyarsa kendisine bir heybet verilir. Ayrıca melekler onu destekler ve yardımcısı olur. Bazı anlarda hakkı söylemek, haktan yana hükmetmek cihadın en büyüğüdür. (Ebû Dâvûd, Melâhim 17)

Bu gibi zorluklara sabretmek insana hiçbir zaman zor gelmez. Çünkü bunlar kişinin seve seve veya en azından, mükâfat umarak, bilinçli bir tercihle yüklendiği zorluklardır.

Bu anlarda kişinin psikolojik durumu, başına gelene “ah vah” eden kişinin durumuna hiç benzemez. Çünkü bu kişinin ruh hali dinamik ve kararlıdır. Ruh halinin pozitif olması sayesinde zihni berraktır ve enerjisi yüksektir. Dünyadan ukbâya uzanan yolunu zinde ve kararlı adımlarla, hızla kat eder.

Mümine bunalım yakışır mı?

Bunalıma girmek bir nevi sitem; kendine acıma ve sanki Hak iddia etme… Halbuki hangimize bu dünyanın güllük gülistanlık olduğu vaad edildi ki, vaad edilen verilmedi diye sitem ediyoruz?

Dünya bir yolculuktur, yerleşip kalma yeri değil. Öyleyse biz ne bekliyoruz ki? Yolculuk dediğin elbette zahmetli olur.

Dünya hayatının imtihan ve kazanç yeri olduğuna peşinen inanmış insanlar, bu dünyada zevkü sefa aramazlar. Çünkü zevk-ü sefa ancak bütün badireleri atlatıp, yerimizi yurdumuzu bulup yerleştikten sonra çıkarılabilecek bir keyiftir. Az sonra göçüp gidecek bir kervanın yolcuları geçici bir gölgelikte ne kadar keyif sürebilir?

Ekseriyetle yol ne kadar zahmetliyse kâr da o kadar yüksek olur. Öyleyse zahmetleri gözümüzde büyütmeyelim. Bize kısa zamanda bol para kazanabileceğimiz bir iş verilse işin zorluğundan şikayet eder miyiz?

Peki ebedi cennet ve Rabbimizin rızası az bir ücret mi ki bu uğurda çekilen zorluktan şikayet ediyoruz?


Sayı : 11
Büyük Kapak